EL-MUVAFAKAT  *ŞATİBİ*

 

ŞART / YEDİNCİ MESELE:

 

Bu durumda şart, teklif hitabı altına dahil bulunmuş olması bakımından mükellef tarafından ya yapılmak ya da terkedilmek durumlarından hali olmayacaktır ve mükellef onunla ya memur olacak, ya onu yapmaktan yasaklanmış olacak ya da o konuda muhayyer bırakılmış olacaktır veyahut da böyle olmayacaktır. Eğer durum bundan ibaret olacak sa bir problem de olmayacaktır; sebeblerin gerektirdiği hükümler şartın bulunması durumunda var olacaklar, bulunmaması durumunda da kalkacaklardır. Nisab gibi. İhtiyaçtan dolayı sene dolmadan önce harcanması veya ibkasına duyulan ihtiyaçtan dolayı harcanmayıp bırakılması gibi. Veya duyulan ihtiyaçtan dolayı hayvanlarını başkasının hayvanlarıyla karıştırmak veya ortaklık zararını izale için ya da daha başka bir ihtiyaçtan dolayı karışık olan hayvanlarını ayırmak gibi. Veya evlenmek suretiyle kendisini korumak (muhsan olma) istemesi veya herhangi bir sebebten dolayı evlenmeyi terketmesi gibi. Ve buna benzer örnekler. Bu örneklerde herhangi bir problem yoktur. Şart varsa meşrut da vardır. Şart yoksa meşrut da yoktur.

 

Ama şart olması açısından mükellefin onu yapması ya da terki sebebin gereği olan hükmü düşürmek ve böylece üzerine neticesinin terettübüne mani olmak kasdı ile olursa, bu takdirde yaptığı şey sahih olmayan bir iştir, batıl bir uğraşıdır. Bunun batıllığına hem akli, hem de nakli deliller birlikte delalet etmektedir:

 

Bu meyanda varid olan hadislerden bazılarını arzediyoruz: "Zekat (artar veya eksilir) korkusuyla müteferrik zekat malı bir araya toplanmaz; toplu olanların arası da ayrılmaz. "

 

"Satıcı ve alıcı birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler. Ancak muhayyerlik şartı ile akid yapmışlarsa o müstesna (o takdirde ayrılsalar da muhayyerlik hakkı devam eder). Tarafların karşı taraf akdi bozar korkusuyla hemen akid meclisinden ayrılmaları helalolmaz. "Bir kimse geçeceğinden emin olmaksızın iki at arasına bir at katar (ve yarıştırırsa) bu bir kumar değildir. Kim de iki at arasına geçeceğinden emin olduğu bir atı katar (ve yarıştırırsa), o kumardır. "

 

Berire hadisinde belirtildiği üzere, Berire'nin sahipleri kendisini satmak için vela hakkının kendilerine verilmesini şart koşmuşlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber [s.a.v.] şöyle buyurmuştu: "Vela hakkı ancak azad edene aittir. Kim Allah'ın kitabında olmayan bir şart koşarsa, o şart batıldır; isterse yüz şart olsun. "

 

"Hz. Peygamber [s.a.v.] satış ve şartı (şartlı satışı); satış ve selefi; şart içerisinde şartı  yasakladı. "

 

Diğer yasak olan şartlarla ilgili hadislere de burada atıfta bulunmak gerekir. Bu arada: "Kim bir müslümanın malını yemini ile kotarırsa, Allah ona cenneti haram, cehennemi vacib kılar. "

 

"Şüphesiz ki, yemin yeminverdiren kimsenin niyetine göredir. " hadislerini zikredebiliriz.

 

Bu manada olmak üzere şu ayet gelmiştir: "Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir değere değişenlerin, işte onların, ahirette bir payları yoktur ... "

 

Yine Kur'an'da: "İkisi Allah'ın yasalarını koruyamamaktan korkmadıkça kadınlara verdiklerinizden bir şeyalmanız size helal değildir. "[Bakara 229] buyrulmuştur. Yalancı şahidlikle ilgili ayet, keza onunla ilgili hadisler bu kabildendir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ey inananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin. "[Nisa, 29] Bu manada hadisler de varid olmuştur. Yine Allah Teala: "Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz."[Bakara, 230] buyurmuştur. Hulle nikahıyla kadını ilk kocasına helal kılmak isteyen "ödünç teke" ve kendisi için nikah yapılan kimse hakkında varid olan lanetlerle ilgili hadisleri; sütlü gözükmesi için koyun ya da deveyi bir kaç gün sağınayıp da sütü memede birikmiş bir halde satmakla ilgili olmak üzere varid olan hadisleri (musarrat hadisi sair aldatma (gışş, hadia, hılabe); pazarlık kızıştırma (neceş) ile ilgili olmak üzere bunları yasaklayan hadisleri; kocası tarafından boşanan ve Abdurrahman b. Zübeyr ile evlenen Rifaa el-Kurazi'nin karısıyla ilgili hadisleri burada hatırlamamız yeterlidir. Bu konuyla ilgili hadisler burada zikredilemeyecek kadar çoktur. 

 

Yine böyle bir uğraşı, bir masIahatın celbi ya da bir mefsedetin defi için şer'! bir hükme sebeb olarak kılınan şeyi, bir hikmeti ve faydası olmayan abes bir şey haline getirir. Bu ise masIahat ve hükümlerde onların gözetilmiş olduğu kaidesine muhaliftir.

 

Keza bu Şari' Tealimın kasdına da muhalif olmaktadır. Çünkü sebeb vücuda gelip ortaya çıkınca, şer'an müsebbebi olan şeyi gerektirecektir. Ancak bu sebebin mükemmil unsuru olan bir şartın husulüne bağlanmıştır. Bu durumda sebebin hükmünü kaldırmak kasdıyla şartı işleyen ya da terkeden kimse, Şari'in onu sebeb olarak koyuşundaki kasdına zıt düşmüş olmaktadır. Daha önce de ortaya konulduğu gibi, Şari'in kasdına ters düşmek batıldır; dolayısıyla bu amel de batıldır.

 

İTİRAZ: Mesele, bir şarta bağlı olarak hükmü gerekli kılan sebeb hakkında farzedilmiştir. Şartın kasıdlı olarak bulunmamasıyla, kasıdsız olarak bulunmaması arasında fark yoktur. Bu konuda kasdın bir tesiri yoktur. Daha önce de ortaya konulduğu gibi, şart bulunmadığı zaman, sebeb hükmünü gerektirici bir özellik kazanamamaktadır. Zekat konusunda nisab üzerinden sene geçmesi gibi. Bu bir şarttır ve bu şart olmadan zekat vacib olmamaktadır. Şari'in kasdından malum olan şey sebebin, şartın yokluğu anında değil ancak bulunması durumunda hükmünü (müsebbebi) gerektirici bir sebeb olabilmesidir. Sebeb; sebeb olamadığına göre, üzerinde durduğumuz mesele ile, bir ihtiyacından dolayı sene dolmadan önce harcamada bulunup nisabı azaltan kimsenin durumu aynı olur ve zekat gerekmez. Çünkü sebeb itibara alındığı şer'an sabit olan fakat mevcut bulunmayan şartabağlı olduğu için zekatın vacibliğini gerektirmiş değildir. Bu durumda bu kişi hakkında "O Şari'in kasdına muhaliftir." denileceği gibi, "O Şari'in kasdına muvafıktır." da denilebilir. Diğer meseleler de aynı şekildedir.

 

CEVAP: Bu sizin dediğiniz, kişinin sebebin hükmünü kaldırmak istemediği zaman söz konusu olur. Ama sebebin hükmünü kaldırmaya yönelik bir kasdının bulunması halinde durum farklıdır ve yaptığı itibara alınmaz. Çünkü şeriat bunun kesin olarak ilgasına hükmetmektedir ve geçen delillerle bu gayet açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Zira zekatı azaltmak için zekata tabi malları ayırmak veya ayrı olanları birleştirmek ve böylece noksanlaştırıcı şartı ortaya koymak, sebebin hükmünün iptali kasdedilmesi halinde kesin olarak yasaklanmıştır. Mesela ayrı kırk koyundan bir koyun zekat verilmesi gerekir. Başka bir kırk koyunla katıştırılması durumunda ise daha önce bir koyun zekat düşen kırk koyuna yarım koyun zekat isabet eder. Eğer kişi bir koyun yerine yarım koyun vermek için koyunlarını diğer kırk koyunla katıştırmışsa, işte bu yaptığı iş yasaklanmıştır. Keza başka yüz bir koyunla karışık yüz koyunu olan bir kimse, tek bir koyun zekat vermek amacıyla koyunlarını ayırırsa, bu da aynı şekilde yasaklanmıştır. Bu yasağın gerekçesi, ilk sebebin gereğini ortadan kaldıran bir şartı ortaya koyması ya da ortadan kaldırması olmaktadır. Üzerine gerekecek olan zekat yükümlülüğünü ortadan kaldırmak için harcamada bulunarak zekata tabi mallarını nisab miktarından aşağı düşüren kimsenin durumu da aynıdır. "Tarafların, karşı taraf akdi bozar korkusuyla hemen akid meclisini terketmeleri helal olmaz. " hadisinde söz konusu edilen durum da aynıdır. Burada kişi akid ile sabit olan muhayyerlik şartını kaldırmayı kasdetmiş olmaktadır. Keza kişinin, müsabaka için değil de ödülü almak amacıyla kazanacağından kesin olarak emin olduğu atı diğer atlar arasında koşturması da bu kabilden olmaktadır. Bunların bir diğer benzeri de ileri sürülen şartlarla ilgili meselelerdir. Çünkü bunlar, kendileriyle vaki olan sebeblerin hükümleri kaldırılmak istenilen şartlardır. Mesela kitabet akdi, onun kendisinden neş'et edecek bütün neticeler üzerine yapılmış bir akit olmasını gerektirir. Bunlardan bir tanesi de vela hakkıdır. Şimdi kim kalkar da, vela hakkının satıcıya ait olmasını şart koşarsa, bu şartla sebebin hükmünü kaldırmayı kasdetmiş olur. Diğer zikri geçen konuları da aynı şekilde ele aldığımızda, onların da hep aynı olduklarını göreceğiz. Buna göre, bu kasıdla şartların ortaya konulması ya da ortadan kaldırılmaları yasaklanmış olmaktadır. Yasaklanmış olduğuna göre de, Şari'in kasdına ters olacaktır. Netice itibarıyla da şart batıl olacaktır.

 

FASIL:

 

Bu amel mutlak surette batıl mıdır? Yoksa değil mi?

 

CEVAP: Bu konuda tafsilat vardır. Şöyle ki: Hasıl olan şart ya ortaya konulmamış manasındadır; ya da yok olan, hasıl olmuş manasındadır. Veyahut da böyle değildir.

 

Eğer öyle ise, sebebin gerektirdiği hüküm, bu amelden önceki hali üzeredir; amel batıldır ve hiçbir faydası yoktur; herhangi bir hükmü mevcut değildir. Mesela zekat malını sene dolmadan önce danışıklı olarak daha sonra kendisine tekrar iade etmek şartıyla hibe ile mülkiyetinden çıkarmak; zekat miktarını azaltmak için tahsildarın geleceği sırada ayrı olan hayvanları bir araya toplamak, o gittikten sonra tekrar ayırmak; yahut da toplu olanları ayırmak ve daha sonra tekrar onları bir araya getirmek; üç talakla boşanmış kadının ilk kocasına helal olması için sureta kadın üzerine akdedilmesi gereken nikah şartını yerine getirmek (hulle nikahı) ve daha benzeri şeyler gibi.

 

Eğer durum öyle değilse, o takdirde meselede ihtimaller vardır ve üç yaklaşım söz konusu olacaktır:

 

a) Mücerred sebebin bulunması yeterlidir; çünkü hükmü gerektiren şey bizzat sebeb olmaktadır. Şart ise sadece haricı tamamlayıcı bir unsur olmaktadır. Eğer öyle olmasaydı, o zaman şartın illetin bir cüz'ü olması gerekirdi. Oysaki öyle olmadığı kabul edilmiştir. Keza bu konuda gözetilen kasıd gayrı meşru olmuştur; dolayısıyla yapılan amel Şari'in kasdına muhalif bir hal almıştır. Bu durumda o sanki hiç işlenilmemiş hükmünde olacaktır ve hüküm de birinci kısımla aynı olacaktır. Neticede de bu amel üzerine herhangi bir hüküm terettüp etmeyecektir. Misal: Kişi sene dolmazdan az önce bir menfaatinden dolayı harcamada bulunarak nisabı aşağı düşürse; veya rücu etmeksizin kesin hibede bulunsa; veya beraber olan zekat mallarını ayırsa ya da ayrı olanları bir araya getirse -bütün bunları zekattan kaçmak için yapsa- fakat bu işlemden sonra eski hale dönmese ve benzeri daha başka durumlar. Biz biliyoruz ki, Şari' Teala sebebi hüküm için koyarken, hükmün o sebeble vukuunu kasdetmiş olmaktadır. Kişi bu tür davranışlarıyla; sebeb, sebeb olarak kaim iken, onun hükmünü kaldırmaya yeltenmiş olması yüzünden, Şari'in kasdına muhalefet etmiş olmaktadır. Bu ise batıldır. Şartın Şari'in genel anlamda itibarda bulunduğu şekilde olmasına ise fasid olan kasıd tesir etmiş, bu yüzden de şart, şer'i bir şart olma özelliğini kazanamamıştır. Dolayısıyla mutlak surette sanki hiç yokmuş gibi bir hal almıştır ve bu kısım da birinci kısım içerisine dahil olmuştur.

 

b) Mücerred sebebin bulunmuş olması yeterli değildir. Çünkü her ne kadar hükme bais (ona götürücü, onu ortaya çıkarıcı) olan sebebse de, Şari' Teala onu şartın mevcudiyetiyle takyid eylemiştir. Şu halde, Şari'in müsebbebin ortaya konulmasını mücerred sebebin işlenmesiyle kasdetmiş olduğu konusunda, sebebin hükme Mis olduğu kesin değildir. Şari'in kasdettiği şey, sebebin şartın bulunması durumunda hükme bais olmasıdır. Durum böyle olunca, mesela şartı kaldırmaya yönelik bir amelle sebebin hükmünü kaldırmayı kasdetmiş bir kimsenin kasdı, hiçbir şekilde Şari'in kasdına ters düşmüş olmaz. Bu durumda kişi sadece ortaya konulması ya da konulmaması hususunda Şari'in kasdının açık olmadığı bir şeyi kasdetmiş olmaktadır ki, bu da şartın ortaya konulması ya da konulmaması olmaktadır. Kişinin bu kasdının bizzat değil de netice itibarıyla Şari'in kasdına genel anlamda ters düşücü bir neticeye götürmesi, üzerine şartların hükümlerinin terettübüne mani olmamaktadır. Sonra kişinin bu ameli müessir, hasıl ve vaki olunca, içermiş olduğu yasak kasıd, onun şer'i bir şart veya şer'i bir sebeb olarak konuluşu hususunda bir etki yapmayacaktır. Nitekim gasbedilen şeyin değişikliğe uğraması, onun sahibine iadesini men ve gasbeden kimsenin de ona malikiyet kazanması konusunda sebeb veya şart olmaktadır ve bunu isyan kasdıyla yapmış olması, bu hükmün ortadan kalkması için bir sebeb olmamaktadır.

 

el-Lahmi'nin arzedeceğimiz görüşlerinin sıhhati işte bu esas üzerine bina edilmektedir: O şöyle diyor: Bir kimse zekatın düşmesi için sene dolmadan az önce malının bir kısmını tasaddukta bulunsa ve böylece nisab miktarını aşağı düşürse; veya oruç tutmamak için Ramazan'da yolculuğa çıksa; veya namazı yolda iki rekat kılmak amacıyla henüz memleketindeyken müstehap olan vaktini geciktirse; veya bir kadın hayız görmeye başlaması ve böylece namazın kendisinden düşmesi amacıyla namazı vaktin sonuna doğru ertelese ... bütün bunlar mekruhtur ve bu kimse üzerine yolculuk sırasında oruç tutması gerekmez; namazı dört rekat kılması da icab etmez; kadının o namazı kaza etmesi vacib olmaz. Keza şu mesele de bu esas üzere cari olmaktadır: "Falana olan borcumu bir aya kadar ödeyeceğim?" diye talak üzerine yeminde bulunan kimse, borcunu ödemeyeceğini görse ve bir çare olmak üzere hulu yoluna başvurarak yemininde hanis olmamak için karısından muhalaa yoluyla ayrılsa; müddet bitince de karısına tekrar dönse (ric'at); bu durumda kişinin karısının boş olmaması gerekir. Çünkü talakın bağlandığı süre dolduğunda, kadın artık karısı olmadığı için talak mahallini bulmamış dolayısıyla da vaki olmamıştır. Çünkü hulu şer'an geçerlidir. Yasak olan bir şeyi kasdetmiş olması onun geçerliliğine mani' değildir.

 

c) Allah hakları ile kul hakları arası ayrılır: Allah haklarından olan konuda ortaya konulan amel-bizzat kendisi hakkında şer'i bir hüküm sabit olsa da- batıl olur. Mesela: Beraber olan zekat mallarını ayırmak veya ayrı olanları birleştirmek meseleleri; "Geçerli ve yürürlüktedir, kadını daha önceki kocaya hel al kılmaz." diyen görüşe göre hulle nikahı meselesi gibi. Çünkü zekat Allah haklarından olmaktadır. Keza hulle nikahından men de Allah haklarından sayılmaktadır. Çünkü nikah konusunda Allah hakkı kul hakkına galebe çalmaktadır. Kul haklarıyla ilgili konularda ise şartın gereği geçerli olur. Oruç tutmamak ya da namazı kısaltmak için yapılan sefer durumu vb. meselelerde olduğu gibi.

 

Bütün bunlar, aksine özel bir delil bulunmadığı zaman söz konusudur. Eğer ortada özel bir delil varsa, o takdirde delilin gereği ne ise ona gidilecektir. Bu, zikri geçen aslı nakzedecek de değildir. Zira o takdirde, bu özel durumun Allah haklarına mı yoksa kul haklarına mı nisbet edileceğine dair bir delil bulunacaktır.

 

Geriye iki tür hakların birleşmesi durumu kalmaktadır. Bu konu ictihad mahalli olmaktadır. Müctehide göre meselenin hangi tarafı daha ağır basarsa, onu o tarafa ilhak edecektir.

Allahu a'lem!

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’e tıkla:

 

SEKİZİNCİ MESELE