EL-MUVAFAKAT *ŞATİBİ*
ŞART / BEŞİNCİ MESELE:
Usulde bilinen bir
prensip vardır: Eğer sebebin tesiri bir şarta bağlı ise, o şart olmadan
müsebbebin bulunması sahih değildir. Bu konuda şartın kemal ya da yeterlilik
(icza) şartı olması arasında fark yoktur. Bir şarta bağlı bulunması durumunda,
o şart bulunmaksızın kemale hükmetmek mümkün olmadığı gibi, yeterliliğin bir
şarta bağlı olması durumunda, eğer o şart yoksa yeterliliğe hükmetmek de sahih
değildir. Usulcülerin sözlerinden zahir olan budur. Çünkü eğer meşriltun şart
olmadan vukilu sahih olacak olursa, o takdirde meşrutta şart, şart değildir
demektir. Oysaki, şart olduğu takdir ve kabilI edilmiştir. Bu ise bir
çelişkidir. Yine eğer bu sahih olacak olsa, o takdirde aynı anda vukilu şarta
bağlı olan şeyin, vukilu şarta bağlı olmayan bir şeyolması gerekir. Böyle bir
netice ise muhaldir. Hem sonra şart, şart olması hasebiyle, meşriltun ancak
kendisinin bulunması durumunda bulunmasını gerektirir. Eğer meşriltun şart
bulunmadan vukilu caiz olsaydı, meşriltun hem vilki olması hem de vaki olmaması
söz konusu olurdu. Bu netice de muhilldir. Konu uzatmaya gerek duyulmayacak
kadar açıktır.
Ancak usillcülerden bir
grubun sözlerinden başka bir prensibin daha mevcut olduğu anlaşılmaktadır ve bu
prensip Maliki mezhebine nisbet edilmektedir. Şöyle ki: Hükmün sebebi mevcut ve
müsebbebin vukilu da bir şarta bağlı bulunursa; acaba bu şart bulunmadan
müsebbebin vukilu sahih midir? Yoksa değil midir? Bu konuda: a) Sebebin
gereğiİle nazaran b) Şartın bulunmamasına nazaran olmak üzere iki görüş vardır.
Sebebi göz önünde bulunduranlar, onun müsebbebini gerektireceği noktasından
hareketle bu yönü galebe çaldırmışlar ve müsebbebin vukilunun şarta bağlı
olmasına bakmamışlardır. Şart tarafına ve sebebin ona bağlı oluşunun müsebbebin
vukiluna milni olacağı görüşünde olanlar ise, mücerred sebebin bulunmasına
aldırış etmemişlerdir. Bunlara göre ne zaman ki şart bulunur, işte ancak o
zaman sebeb gereğini ortaya koyabilir.
Hatta bazıları bu
prensipte görüş ayrılıklarının (hilaf) mutlak silrette mevcut bulunduğunu da
söylemişlerdir ve bu konuda misaller getirmişlerdir:
Nisabın mevcudiyeti,
zekatın vücubu için sebebtir. Üzerinden bir sene geçmesi ise şartıdır. Bununla
birlikte sene dolmadan zekatın önceden verilmesi ittifakla caizdir.
Yemin, keffaret için
sebebtir. Yemini bozmak (hıns) ise şartıdır. İki görüşten birisine göre,
keffareti yemini bozmadan önce yerine getirmek de caizdir.
Katilin eylemi kısas ya
da diyet için sebebtir. Canın çıkması ise şarttır. Bununla birlikte sebebten
sonra ve fakat can çıkmadan önce af cilizdir. Bu konuda ihtilaftan da
bahsedilmemiştir.
Mezhebde (Milliki) şöyle
bir durum vardır: Bir adam evleneceği bir kadının talak yetkisini isterse,
boşamak isterse bırakmak üzere halihazırda karısı bulunan bir kadının eline
verse; sonra evlenme konusunda ondan izin istese ve kadın da izin verse; adam
evlenince bu kez kadın kocasının evlendiği kadını onun aleyhine boşamak istese
İmam Malik: "Bu konuda kadının boşama hakkı yoktur." demiştir. Bu
görüş kadının, şartın -ki evlilik oluyor- meydana gelmesinden önce olsa da,
sebebin ki temlik oluyor- cereyanından sonra hakkını düşürmüş olması esasına
bina edilmiştir.
Ölüm hastalığında
varisler ölüm halindeki kimseye mirasın üçte birinden fazlada tasarruf izni
verseler bu caizdir. Halbuki onların hakları ancak ölümden sonra takarrur
etmektedir. Hastalık onların mirasa malikiyetleri için sebeb olmaktadır. Ölüm
ise şarttır. Onların bu izni İmam Malik'e göre şart vuku bulmasa dahi
geçerlidir. Ebu Hanife ve İmam Şafii ise buna muhaliftirler. Bazıları da
onların izinlerinin sıhhat ve hastalık anında geçerli olacağını söylemişlerdir.
Bunlara göre sebeb hastalık değil, yakınlıktır (karabet). Tabii bunların da
ölüm için şarttır demeleri kaçınılmaz olmaktadır.
Yine mezhebde şöyle bir
mesele vardır: "Bir kimse cimada bulunsa ve (boşalma) lezzeti alsa fakat
meni gelmese; sonra yıkansa ve yıkandıktan sonra meni gelse, bu adam için
ikinci bir defa gusül abdesti gerekir mi?" konusunda iki görüş bulunmaktadır:
Vacib değildir şeklindeki görüşün esasını şu oluşturuyor: Guslün sebebi meninin
yerinden kopmasıdır ve adam yıkanmıştır. Dolayısıyla onun için bir daha
yıkanmaz. Bu Sehnun ve İbnu'l-Mevvaz'ın delili olmaktadır. Sebeb meninin
yerinden ayrılmasıdır; dışarı çıkması ise şarttır ve itibara alınmamıştır ....
Ve daha bir çok mesele bu esas etrafında dönmektedir.
Bu ikinci esas ilk
önceki esasa açıkça ters düşmektedir. Çünkü birincisi, mutlak surette şart
bulunmadan meşrutun bulunmasının sahih olmayacağına hükmetmektedir. İkincisi
ise, bazı alimlere göre bunun sahih olacağına hükümde bulunmaktadır. Bazen bu
türden olup da ittifakla sahih kabul edilenler de vardır. Can çıkmadan önce
afmeselesinde olduğu gibi. Bu durumda, bu iki esasın mutlak surette sahih olmaları
mümkün değildir. Malum olan birinci esasın sıhhatidir. Bu durumda mutlaka
ikinci esas ile ilgili sözleri üzerinde durmamız gerekecektir.
Evvela bizzat bu
tenakuzun kendisi onun sahih olmadığının bir delilidir. Çünkü birinci esasın
mutlak surette sıhhati bilinmektedir.
İkinci olarak: Bu
zikredilen meselelerin şarta itibar edilmeme esası üzerine cari olduklarını
kabul etmiyoruz. Çünkü biz diyoruz ki: Diğer mezheblerden olup da sene dolmadan
önce zekatın ödenebileceğini mutlak surette caiz gören kimseler, senenin
dolmasının bir şart olmadığı esasından yürümektedirler. Bunlara göre senenin
dolması kesinleşmesi için bir şarttır. Bu görüşe göre senenin tamamı zekatın
vücubu için sanki tek bir geniş (müvessa') vakit gibidir. Dolayısıyla diğer
geniş vakitlerde de olduğu gibi, vücub vaktin sonunda kesinlik kazanır. Bizim
mezhebimize (Maliki) göre sene dolmadan biraz önce zekatın çıkanlabilmesinin
caiz olması ise, "Bir şeye yaklaşan, o şeyin hükmünü alır." kaidesine
göredir. Dolayısıyla vücub şartı mevcut bulunmaktadır.
Yemini bozmak konusunda
edilecek söz de aynıdır: Yemini bozmadan (hıns) önce keffaretin
verilebileceğini söyleyenlere göre, yemin bozma keffaretin vücubunun şartı
değil, muhayyerliği ortadan kaldıran kesinleşmesinin şartı olmaktadır.
Can çıkması meselesine
gelince, bu kısas ya da diyetin vücubu için şarttır; yoksa affın sıhhati için
şart değildir. Bu konu üzerinde ittifak vardır. Zira can çıktıktan sonra af
mümkün değildir. Dolayısıyla eğer vaki olacaksa, mutlaka can çıkmadan önce
olması gerekmektedir. Netice olarak o sırada affın sıhhati için şart olması
sahih değildir. Mfın sıhhatinin izahı şöyle: Bu yaralanan kimsenin mala taalluk
etmeyen bir hakkıdır. Dolayısıyla diğer yaralardan, iftiraya maruz kalması
durumunda kazften vb. affı caiz olduğu gibi caniyi mutlak surette affı da
caizdir. Af hükmünün onların dedikleri esasa dayandırılmadığının delili şudur:
Ne yaralanan kimse, ne de onun velileri için can çıkmadan önce kısası
uygulamaları veya tam diyet almaları ittifakla caiz değildir. Eğer onların
dedikleri gibi olsaydı, o takdirde bu meselede iki görüş bulunurdu.
Kadına talak hakkının
temliki meselesine gelince, kadın burada evlenmeden önce kocası üzerine şart
koştuğu konuda kendi hakkını düşürünce, artık iskattan sonrası için bir hakkı kalmamaktadır.
Çünkü te mlik yoluyla sahip olduğu hakkını sebebi mevcut olduktan sonra
düşürmüştür. Bu itibarla daha sonra
kocanın evlenmesinin, daha önceden düşürülen bir konuda tesiri olmayacaktır. Bu
açıktır.
Varislerin üçte birden
fazlada izin vermeleri meselesinde ise durum daha da açıktır: Çünkü ölüm mirasa
malikiyetin taalluku konusunda değil, sıhhati konusunda sebeb olmaktadır.
Hastalık ise, varislerin malik olmaları konusunda değil, haklarının varis
olunan kimsenin malına taalluku konusunda sebebtir. Bunlar iki ayrı sebebtirler
ve her biri diğerinin gerektirmediği bir hüküm gerektirmektedir. Hastalığın
hakkın taallukuna sebeb olması bakımından malikiyet olmasa da, izinleri yerinde
vaki olmaktadır. Çünkü varislerin hakları ölüm hastalığındaki kimsenin malına
taalluk edince, bir nevi onlar için mülkiyet şüphesi bulunmaktadır. Dolayısıyla
üçte birden fazla kısımda haklarını düşürdükten sonra, artık bir daha talep
hakları kalmaz. Çünkü hastalık halinde iken hastanın tasarrufunu geçerli kılmak
suretiyle o andan itibaren artık o konuda yabancılar gibi olmuşlardır. Neticede
de hasta öldükten sonra üçte birde olduğu gibi, artık fazla olan miktarda da
bir hakları bulunmayacaktır. İznin geçerli olmadığı görüşünde olanların görüşü,
ölümün şart olduğu görüşüyle birlikte sahih olmaktadır. Çünkü varisler
temlikten ve şartın meydana gelmesinden önce izin vermişlerdir; dolayısıyla
geçerli değildir. Aynen diğer şartlar ve meşrutlarında olduğu gibi.
İnzal (meninin gelmesi)
meselesine gelince, bu meselenin burada söz konusu edilen gusülde inzalin şart
olmadığı veya böyle bir inzalin hükmü bulunmadığı esası üzerine bina edilmesi
mümkündür. Çünkü inzal bir lezzet olmaksızın vuku bulmuştur.
Kısaca, bu zikredilen
şeylerden, şartın itibara alınmayacağı neticesini çıkarmak mümkün değildir.
Sonraki
sayfa için aşağıdaki link’e tıkla: