|
ZADU’L-MEAD |
ALTINCI KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) VERDİĞİ HÜKÜMLER, EVLİLİK, ALIM-SATIM |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
F) ZiHAR
1- Hz. Peygamberin
(s.a.) Zıhar Hakkındaki Hükmü:
2- Zıharda
"Dönmek" Tabirinden Ne Kasdedilmektedir?
1- Hz. Peygamberin
(s.a.) Zıhar Hakkındaki Hükmü:
Yüce Allah şöyle
buyurur: ''İçinizden zıhar yapanların kadınları, onların anaları değildir.
Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin ve
yalan laf söylüyorlar. Kuşkusuz Allah affedici, bağışlayıcıdır. Kadınlardan
zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin kanlarıyla
temas etmeden önce, bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen
budur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Buna imkan bulamayan kimse, temas
etmeden önce, aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen,
altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme), Allah'a ve Rasulü'ne inanmanızdan
dolayıdır. Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kafirler için acı bir azap
vardır."[Mücadele, 2-4]
Sünen ve Müsned kitaplarında
sabit olduğuna göre Evs b. Samit, hanımı Havle bt. Malik b. Sa'lebe'ye zıhar
yapar. Bu konuda Hz. Peygamber'le (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mücadeleye
giren ve Allah'a şikayette bulunan, yedi kat semanın ötesinden şikayeti
işitilen ve kabul gören kadın işte bu kadındır. Bu kadın Hz. Peygamber'e
gelerek şöyle demişti: "Ya Rasulullah! Şüphesiz ki Evs b. Samit, ben genç
ve arzulanan biri iken benimle evlendi. Yaşım ilerledi, ona bir sürü çocuk
doğurdum. Şimdi ise beni anasının yerine koydu." Hz. Peygamber ona şöyle
buyurdu: "Senin hakkında benim yapabileceğim bir şey yok." Çaresiz
kadın: "Ey Allah'ım! Ben halimi sana şikayet ediyorum." dedi. Bir
rivayette o şöyle demiştir: "Benim küçük çocuklarım var. Eğer onları ona
versem ziyan olurlar, kendim alsam aç kalırlar." dedi ve bunun üzerine
Kur'an ayetleri indi.
Hz. Aişe şöyle der: Her
sesi işiten Allah'a hamdolsun! Havle bt. Sa'lebe Hz. Peygamber'e şikayetçi
olarak gelmişti. Ben evin bir uçundaydım. Bazı sözlerini duyamıyordum. Hemen
Allah: "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan
kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitiyor. Çünkü Allah
işitendir, bilendir..."[Mücadele, 1] ayetlerini indirdi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber: "Bir köle azad etsin." buyurdu. O: "Bulamaz."
dedi. Hz. Peygamber: "Öyleysepeşi peşine iki ay oruçtular." buyurdu.
O: "Ya Rasulallah! O yaşlı bir ihtiyar. O nerde, oruç nerde!" dedi.
Hz. Peygamber: "Öyleyse altmış fakiri doyursun!" buyurdu. O:
"Onun tasadduk edebileceği bir şeyi yok." dedi.
Hz. Aişe der ki: Tam o
saatle bir zenbil hurma getirildi. Ben: "Ya Rasulallah! Ben bir zenbil
hurma vererek ona yardım olurum." dedim. Hz. Peygamber: "Aferin! Onun
adına altmış fakiri doyur ve amcanın oğluna geri dön." buyurdu.
Sünen'de anlatılır: (Zureykoğullarından)
Seleme b. Sahr el-Beyadi, Ramazan ayı boyunca karısına zıharda bulundu. Ramazan
ayı çıkmadan bir gece onunla cima etti. Sonra geldi ve Hz. Peygamber'e olanları
anlattı. Efendimiz ona: "Demek sen, öyle ha! Ya Seleme!" dedi. Seleme
der ki: Ben iki defa: "Evet ya Rasulallah! Ben böyleyim, Allah'ın emrine
razıyım. Hakkımda Allah'ın sana gösterdiği şekilde hükmet." dedim. Hz.
Peygamber: "Bir boyun (köle) azad et!" buyurdu. Ben: "Seni
peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, şundan başka boyuna sahip
değilim." dedim ve enseme elimin içiyle vurdum. Hz. Peygamber:
"Öyleyse iki ay peşi peşine oruç tut!" dedi. Ben: "Zaten başıma
gelen oruç yüzünden gelmedi mi?" dedim. Hz. Peygamber: "Öyleyse, bir
vesk hurmayı altmış fakir arasında yedir." buyurdu. Ben: "Seni hakla
gönderene yemin ederim ki, ikimiz de aç geceledik, yiyecek bir şeyimiz
yok." dedim. Hz. Peygamber: "Züreykoğulları zekat memuruna git, sana
onu versin. Altmış fakire bir vesk hurma yedir. Sen ve ailen de geri kalanını
yiyin." buyurdu. Kavmime döndüm ve: "Sizin yanınızda darlık ve kötü
tedbir gördüm. Allah Rasülü'nün yanında ise genişlik ve güzel tedbir buldum.
Bana zekatlarınızdan vermenizi emretti." dedim.
Tirmizi'nin Cami'inde
İbn Abbas'tan şöyle rivayet edilir: Karısına zıhar yapan ve onunla cimada
bulunan bir adam Hz. Peygambere geldi ve: "Ya Rasulallah! Ben karıma zıhar
yaptım. Sonra da keffaret vermeden önce onunla cima yaptım." dedi. Hz.
Peygamber ona: "Allah'ın rahmetine uğrayasıca; seni o şeye sevkeden ne
oldu?" diye sordu. O: "Ay ışığında halhalini gördüm {kendimi
tutamadım)." dedi. Hz. Peygamber: "Allah'ın sana emrettiği şeyi
yapmadan ona yaklaşma!" buyurdu. Tirmizi: "Bu, hasen-garib-sahih bir
hadistir." der.
Yine Tirmizi'de, Seleme
b. Sahr, Hz. Peygamber'den, keffaret vermeden önce cimada bulunan zıhar yapmış
kimse hakkında: "Bir keffaret (yeterlidir)." buyurduğunu rivayet
eder. Tirmizi buna da "Hasen-garibdir" der. Hadisin senedinde
Süleyman b. Yesar'la, Seleme b. Sahr arasında kesinti vardır.
Bezzar'ın Müsned'inde, İsmail
b. Müslim - Amr b. Dinar - Tavus silsilesiyle İbn Abbas şöyle anlatır: Bir adam
Hz. Peygamber'e geldi ve: "Ben karıma zıhar yaptım, sonra da keffaret
vermeden önce onunla cima ettim." dedi. Hz. Peygamber: "Allah,
'Birbirine temas etmeden önce...' buyurmadı mı?" dedi. Adam: "Hoşuma
gitti (kendimi tutamadım)" dedi. Hz. Peygamber: "Keffaret verinceye
kadar ondan geri dur." buyurdu. Bezzar: "Hadisin, bundan daha sahih
bir isnadla rivayet edildiğini bilmiyoruz. Ne var ki İsmail b. Müslim hakkında
ileri sürülen tenkitler vardır. İlim erbabından pek çok grup ondan rivayette
bulunmuşlardır." demektedir.
Bu hadisler bazı
hükümleri içerir:
1- Cahiliye dönemi ve
İslam'ın ilk devirlerinde zıharın talak kabul edilmesi uygulaması iptal
edilmiştir. İsterse bununla talaka niyet ettiğini tasrih etsin, farketmez.
Şayet bir kimse karısına: "Sen bana anamın sırtı gibisin! Ben bununla
talakı kasdediyorum." dese bu talak olmaz, zıhar olur. Bu ittifakla
böyledir. Belki muhalif, önemsiz şaz bir görüş olabilir. Bu hususu İmam Ahmed,
Şafii vb. ifade etmişlerdir. Şafii: "Şayet talak niyetiyle zıhar yapsa, bu
zıhar olur veya zıhar niyetiyle boşasa bu da talak olur." der. İşte
Şafii'nin ifadesi budur. Onun görüşü olarak kendisine bunun aksini nisbet etmek
caiz değildir. İmam Ahmed ise şöyle açıklamıştır: Şayet kişi: "Sen bana
anamın sırtı gibisin. Bununla ben talakı kasdediyorum." dese, bu zıhar
olur, bununla kadın boşanmış olmaz. Çünkü zıhar, cahiliyye devrinde talaktı ve
neshedildi. Mensuh hükme dönüş caiz değildir.
Yine E vs b. Samit,
bununla o zamanda olduğu gibi sadece talaka niyet etmişti. Buna rağmen Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona talak değil, zıhar hükmünü
uygulamıştır.
Çünkü "zıhar",
hükmü konusunda sarihtir. Dolayısıyla Yüce Allah'ın iptal ettiği hüküm hakkında
onu kinaye saymak caiz değildir. Allah'ın hükmü uyulmaya ve riayet edilmeye
daha layıktır.
2- Zıhar haramdır ve
buna yeltenmek caiz değildir. Çünkü o, Allah Teala'nın da bildirdiği gibi, kötü
bir söz ve iğrenç bir yalandır. Her ikisi de haramdır. Kötü bir söz (münker)
oluşu ile, iğrenç bir yalan (zur) oluşu şöyledir: "Sen bana anamın sırtı
gibisin." sözü hem karısının öyle olduğunu haber verme (ihbar), hem de
karısını haram kılma tasarrufunu kurma (inşa) anlamı içermektedir. Yani hem ihbar,
hem de inşa manasına gelebilir. Dolayısıyla o yalan bir haber, kötü bir inşadır
demek olur. Yalan (zur), hak ve sabitin zıddı olan batıldır; kötü (münker) ise,
iyi ve marufun zıddıdır. Yüce Allah ayeti, "Şüphesiz ki Allah,
affedicidir, bağışlayıcıdır." ifadesi ile tamamlamıştır. Bunda, günah
sebebinin mevcut olduğuna, eğer Allah'ın af ve mağfireti olmasaydı, mutlaka bu
yüzden orumlu tutulacaklarına dair işaret bulunmaktadır.
3- Keffaret bizzat
zıharla değil, dönüşle vacip olur. Bu cumhurun görüşüdür. Sevri, İbn Ebi
Necih'ten, Tavus'un: "Zıhar yapar yapmaz keffaret gerekir." dediğini
nakleder, bu, İbn Ebi Necih'in Tavus'tan rivayetidir. Ma'mer ise Tavus'tan, o
da babasından şöyle nakleder: "Sonra söylediklerinden dönenlerin..."
ayeti hakkında babası: "Onu kendisine anasının sırtı gibi kıldı, sonra
dönüyor ve onunla cima ediyor. Bu durumda bir boyun (köle) azadı gerekir,
demektedir." demiştir. Mücahid'den de: "Bizzat zıharla keffaret
gerekir." dediği nakledilir. Bunu İbn Hazm, Sevri ile Osman el-Betti'den
de nakleder. Tabii bunlar, keffaret için dönmenin şart olduğunu bilmiyor
değiller. Ancak bunlara göre "dönme", cahiliye devrindeki zıhar
uygulamasına dönmektir. Nitekim Yüce Allah'ın, avlanmanın cezası konusunda: =
Kim dönerse, Allah ondan öç alır." ayetinde geçen '* = dönme"
kelimesi, "Haramlığının nüzulünden sonra ava dönerse" demektir. Bu
yüzden de Allah, akabinde: "Allah geçenleri affetmiştir."
buyurmuştur. Bu görüşte olanlar devamla şöyle diyorlar: Keffaret, sırf zıhar
yapmakla vacib olur. Çünkü keffaret kişinin söylemiş olduğu çirkin söz ve
iğrenç yalan karşılığında vacib olmuştur. Çirkin söz ve yalan da cima veya
cimaya azmetme değil, bizzat zıharın kendisidir. Sonra, Yüce Allah zıharı haram
kılıp, onu yasaklayınca "dönmek", bizzat yasaklanan şeyin işlenmesi oldu.
Aynen, "Umulur ki, Rabbıniz size merhamet eder. Eğer siz dönerseniz biz de
döneriz. "[İsra, 8] ayetindeki gibi. Manası: "Eğer siz günaha
dönerseniz, biz de cezalandırmaya döneriz." demektir. Dolayısıyla burada
"dönmek" bizzat yasaklanan şeyi işlemektir. (Zıhardan dönmek değil de
yasak olan zıhara dönmek şeklinde.)
Bir başka delil: Zıhar
cahiliye döneminde talaktı. Hükmü talaktan zıhara nakledildi; üzerine keffaret
ve keffaret ödeninceye kadar zevcenin haramlığı hükümleri konuldu. Bu da aynen
talakta olduğu gibi, zıhar sözünü kullanmakla, zıhar hükmünün muteber olmasını
gerekli kılar.
Alimlerin çoğunluğu
bunlara karşı çıkmış ve şöyle demişlerdir: "Dönmek", zıhar sözcüğünün
mücerred olarak söylenmesinin sonrasında olan bir iştir. Ayeti, "İslam'da
tekrar zıhara dönme" manasına yorumlamak üç açıdan doğru olmaz:
Birincisi: Ayet,
İslam'da zıhar yapan kimselerin hükmünü beyan etmektedir. Bu yüzden de fiili,
muzari (geniş zaman) sigasıyla " = Zıhar yaparlar" şeklinde
kullanmıştır. Bu İslam zıharının hükmü olduğuna göre, -ki zıhar size göre
bizzat dönmek demektir- bu takdirde sonrasında nasıl oluyor da "sonra
dönerler" ifadesini kullanıyor. Yoksa bu dönmenin manası size göre
zıhardan başka bir şey mi?
İkincisi: Eğer
"dönmek", sizin dediğiniz manada, muzari (geniş zaman)] fiil de
geçmiş zaman manasında olacak olsa, takdiri; " = Kadınlara cahiliye
devrinde zıhar yapıp da İslam'da tekrar ona dönenler" şeklinde olurdu ve
keffaret, ancak cahiliye devrinde zıhar yapıp da İslam döneminde tekrar zıhara
dönenlere gerekirdi. Bu takdirde dönme durumu olmadan sadece İslam'da zıhara
başlayan kimseye nereden keffareti gerekli kılacaktınız? Çünkü bu takdire göre
iki şey var: Önce geçen bir zıhar ve tekrar ona dönüş. Bu durum ise, şimdi
zıhar hükmünü tümden ortadan kaldırır. Ancak " = Zıhar yaparlar"
fiilini bir gruba, = dönerler" fiilini de başka bir gruba ait kılarsanız
(yani özneleri ayrı ayrı kişiler şeklinde düşünürseniz) ve müzari fiilini de
mazi (geçmiş) fiili yerine koyarsanız, hükmün devamı o zaman sözkonusu
olabilir. Bu da ilahi nazma muhalif olur, sözü fesahatinden çıkarır.
Üçüncüsü: Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem): Evs b. Samit'le Seleme b. Sahr'a keffaret
ödemelerini emretmiş, onlara cahiliye döneminde zıhar yapıp yapmadıklarını
sormamıştır. Eğer siz: "Hz. Peygamber, sizin keffaret için şart koştuğunuz
"dönme"yi de sormamıştır. Eğer şart olsaydı onlara dönüp
dönmediklerini sorardı." derseniz, cevaben şöyle denilir:
"Dönme"yi; zıhardan sonra talak verebilecek kadar bir zamanın geçmesi
ve talak vermemesi şeklinde anlayanlara göre, bu soruya zaten gerek yoktur ve
sizin bu itirazınız, bizzat onların delili olmaktadır. "Dönmeden maksat
cima ve azimdir" diyenler ise şöyle demektedirler: (Hadislerdeki) olayın
akışı, zıhar yapanların kasdınin cima olduğu hususunda açıktır. Sadece onun
(cima) için tutmuş (kanlarım boşamamış)lardır. Bunun izahı inşaallah ileride
gelecektir.
Zıharın kötü bir söz ve
iğrenç bir yalan oluşuna gelince, evet bu doğrudur. Ancak Yüce Allah bu kötü ve
yalan söz hakkında keffareti iki şeye birden bağlamıştır: Zıhar sözü ve dönüş.
Nitekim ilanın hükmü de Öyledir: Hem ila sözcüğü, hem de cima üzerine birden
terettüp eder, sadece biri üzerine değil.
2- Zıharda
"Dönmek" Tabirinden Ne Kasdedilmektedir?
Çoğunluk fukahaya göre
keffaret ancak zıhardan sonra dönüş ile vacib olur. Sonra bunlar
"dönüş"ten ne kastedildiği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Zmar
sözcüğünü aynen tekrarlamak mı, yoksa onun sonrasında olan bir şey mi? İki
görüş vardır:
Bütün Zahiriler:
"Dönüş" zıhar sözcüğünün tekrarlanmasıdır, demişlerdir. Bunun
seleften hiçbir kimseden nakletmemişlerdir. Zahirilerden önce böyle bir görüş
ileri süren de olmamıştır. Gerçi böyle bir ayıptan hemen hemen hiçbir mezhep de
uzak kalmış değildir. Bunlar şöyle demektedirler: Yüce Allah keffareti yeni
başlanılan zıhar sebebiyle değil, sadece tekrarlanan Tihar yüzünden vacip
kılmıştır. Ayetle istidlal üç açıdan olmaktadır:
Birincisi: Arap
lügatinde "bir şeye dönme" ifadesinden, ancak o şeyin benzerinin
ikinci defa yapılması manası anlaşılır. İşte Allah'ın Kitab'ı, Resulü'nün
kelamı ve Arabın sözleri önümüzde; Yüce Allah: "Eğer onlar (dünyaya) geri
gönderilseler, yine men olundukları şeylere döneceklerdir."
buyurmaktadır.[En'am, 28] Bu ayet, " = dönmek" fiilinin
"lam" harfi ile kullanılması bakımından, zıhar ayeti ile aynıdır ve
"Daha önce işledikleri şeyleri ikinci defa işlemek" anlamındadır.
Yine: "Eğer siz dönerseniz, biz de döneriz."[İsra, 8] ayeti de öyle;
"Eğer siz günahı tekrar işlerseniz biz de cezayı tekrarlarız." manasındadir.
Yine: "Gizli konuşmaktan menedildikten sonra, yine o menedildikleri şeye
dönenler...."[Mücadele, 8] buyurulmaktadır. Bizzat zıhar hükmünü getiren
surede yer alan bu ayet, "dönmek"ten maksadın ne olduğunu
açıklamaktadır. Çünkü fiil olarak da, maksat olarak da onun aynısıdır.
Aralarında tekrardan doğan bir aynilik çağrışımı yakinen bulunmaktadır.
Diyorlar ki: Zıharda
bulunanların söyledikleri, zıhar sözüdür. "Söylediklerine dönmek"
ise, o sözü ikinci defa tekrarlamak demektir. Arap bunun dışında başka bir şey
anlamaz. Sözün tekrarının dışında kalan diğer şeyler ya onu tutmak
(boşamamaktır), ya azimdir, ya da cimadir. Bunlardan hiçbiri sözle olacak bir
şey değildir. Dolayısıyla bunlardan birini yapmak ne lafı/ açısından ne de mana
açısından dönmek (tekrar) olmaz. Çünkü tutmak (boşamamak), azim ve cima zıhar
değildir ki, bunlardan birini yaptığında zıhara dönmüş olsun.
Diyorlar ki: Eğer
dönmekten "kişinin nefsini menettiği şeyden dönmesi" manası
kasdedilseydi, -nitekim " = Hibeden döndü." denilir- o takdirde
yerine buyurulurdu. Nitekim = Hibesinden dönen, kusmuğuna dönen gibidir. "
hadisinde öyledir.
Ebu Muhammed b. Hazm,
Hz. Aişe hadisini delil olarak kullanır: "Evs b. Samit'in kadınlara karşı
aşırı düşkünlüğü vardı. Bu aşırı düşkünlüğü iyice arttığında, karısına zıhar
vardı. Bu aşırı düşkünlüğü iyice arttığında, karısına zıhar yapardı. Yüce Allah
onun hakkında zıhar keffaretini indirdi." Hadis böyle. ibn Hazm şöyle der:
Bu ifade tekrarı gerektirir ve bu zaruridir. Zıhar konusunda sahih olan tek
haber de budur. "Bu görüşte olan hiçbir sahabi yoktur." şeklindeki
bize karşı şamatanıza gelince, peki siz bize, "Dönmek, çımadır veya
azimdir veya tutmak (boşamamak)tır" veya "o, cahiliye dönemindeki
zıhara dönmektir" diyen tek bir sahabi gösterin. Siz hiçbir zaman,
ashaptan yana bizim kadar şanslı olamazsınız!
Çoğunluk ulema onlara
karşı çıkmışlar ve şöyle demişlerdir: "Dönme'nin manası önceki lafzın
tekrarlanması demek değildir. Eğer lafzın tekrarı "dönme" olsaydı o
zaman sonra söylediklerini iade ederler." derdi. Çünkü Sözünü aynısıyla
tekrar (iade) etti."denilir. Dönmek" kelimesi ise fiillerde
kullanılır ve" = Yaptığına döndü. Hibesine döndü." denilir. Bu
örnekler ile kullanılışeklidir.
Yine İşine döndü, görevine döndü, haline
döndü, lütufkarlığına döndü, kötülüğüne döndü vb." denilir. Bu manada
şeklinde ile de kullanılır.
Söze gelince, sadece)
" = Sözü tekrar (iade) etti." şeklinde kullanılır. Nitekim Dımad b.
Sa'lebe Hz. Peygamber'e:) " = Sözlerini bana tekrarla." demiştir.
Yine Ebu Said" = Onları bana tekrarla, Ya Rasulallah!" demiştir.
Doğrusu bu, bağlayıcı
değildir: Hem denildiği gibi de denilir. Hadiste, "Sözünü aynen
tekrarladı." manasında enilmektedir. Bundan daha kötüsü. Zahirilere karşı:
"Sözün iadesi dünün iadesi gibi muhaldir. Çünkü iki ayrı zamanın bir araya
gelmesi mümkün değildir." şeklinde getirilmek istenen delildir. Bu son
derece fasittir. Çünkü sözün iadesi, fiilin İadesi kabilindendir. O da bizzat
birinciyi değil, onun gibisini getirmek demektir. Mutaassıp kimselerden gelen
ve "Zahirilerin ihtilafı dikkate alınmaz." şeklindeki bir söze ise
şaşmamak elde değildir. Böylesi bir konuda hem onlarla birlikte araştırma
yapıyor, hem de böyle bir sözle onlara reddiye çıkarıyorlarhadisindeki
kullanılışı delil kullanarak onları redde çalışan kimsenin iddiası da aynı şekilde
bozuktur. Çünkü bu hadis, ayete benzememektedir. Onun benzeri: "Gizli
konuşmaktan menedildikten sonra, yine o menedildikleri şeye dönmeye
çalışanları... görmedin mi?"[Mücadele, 8] ayetidir. Buna rağmen bu ayet
zihar ayetindeki maksadı açıklamaktadır: Çünkü menedildikleri şeye dönmeleri
bizzat yasaklanan şeye dönmeleri demektir, ki o da gizli konuşmaktır. Bundan
maksat da o fısıldaşmanın aynısını tekrarlamak değildir, bilakis yasaklanan
şeye (gizli konuşmaya) dönmektir. Aynı durum zıhar ayetindeki: için de sözkonusudur.
demektir. ism-i mef'ul manasında bir masdardır ve o da: "kendisine haram
olan kadına benzetmesi sebebiyle zevcenin haram kıhnması"dır. Dolayısıyla
haram olana dönmek, sözüne dönmek olur. Dönmek de onun fiilidir. Bu,
"dönmekten maksat cimadu*." diyenlerin yaklaşımı olmaktadır.
Meselenin esası şurada
yatıyor: Burada masdar mef'ul "söylenen şey" manasınadır.
"Söylenen şey" de kadının haram kılınmasıdır. demektir. O da
"Haram kıldıktan sonra ona dönerek mubah kılmak istemek"tir. Bu
te'vil Arapça'nın gramer ve kullanılış tarzına uygundur. Selef ve halef
ulemasının büyük çoğunluğunun benimsediği görüş budur. Nitekim Katade, Tavus,
Hasan (el-Basri), Zühri, Malik vb, hep böyle söylemişlerdir. Seleften hiçbir
kimsenin; ne sahabeden, ne tabiinden, ne de onlardan sonra gelen nesillerden,
ayeti "sözün iadesi" şeklinde tefsir ettiği asla olmamıştır. Burada
"dönme"yi sözün iadesi kabul edenlere gizli kalan bir husus vardır
ki, o da şudur: Fiile dönüş, şu anda üzerinde olduğu halden ayrılıp, daha önce
üzerinde bulunduğu hale dönmeyi gerektirir. Nitekim, "Eğer siz dönerseniz
biz de döneriz." ayetinde öyledir. Baksanıza! Onların dönüşü, şu anda
üzerinde bulundukları iyi hallerinden ayrılıp daha önce üzerinde bulundukları
kötü hallerine dönmeleri demektir. Şair'İn:
"Eğer iyiliğe
dönerse, dönüş övgüye değer" sözü de böyledir Şu andaki zıhar yapanın
üzerinde bulunduğu hal, zıhar sebebiyle olan haramlıktır. Daha önce üzerinde
bulunduğu hal ise, nikah sebebiyle cimanin helalliğidir. Dolayısıyla zıhar
yapanın dönmesi, zıhardan önce üzerinde bulunduğu helallik haline dönmesidir.
Keffareti gerektiren şey de işte budur. Düşün! Dönmek, ondan ayrıldıktan sonra
kendisine döneceği bir durumu gerektirir. Böylece, hibeden dönmekle, zıhar
yapanın söylediğine dönmesi arasındaki farkın sırrı da ortaya çıkmış oluyor.
Çünkü hibe "mevhub" (hibe edilen) manasınadır ve bir eşyadır. Ondan
dönmek, daha önce olduğu gibi, onu mülkiyetine sokmak ve onda tasarrufta
bulunmak manasını içerir. Zıhar yapanın durumu ise böyle değildir. Çünkü o,
haram kılma ile eşlikten çıkmıştır. Dönmekle de, tahrimden önce eşi ile
birlikte üzerinde bulunduğu hale rücu talebinde bulunmuş olmaktadır.
Dolayısıyla daha uygun olan, bu manada yani demek; hibede de demektir. Hz.
Peygamber Evs b. Samit'le Seleme b. Sahr'a zıhar keffareti vermelerini emir
buyurmuştur. Halbuki bunlar zıhar sözcüğünü iki defa telaffuz etmemişlerdir.
Çünkü ne bizzat kendileri bunu Hz. Peygamber'e bildirmişler, ne onların yerine
zevceleri söylemiş, ne de bir başka sahabi bildirmemişti. Hz. Peygamber de
onlara: "Bunu bir kere mi, iki kere mi söylediniz?" diye sormamıştı.
Eğer böyle bir şart olsaydı, onu açıklamayı ihmal etmezdi.
Meselenin sırrı
şuradadır: "Dönmek" İki durumu içermektedir: Kendisine dönülen şeyi,
kendisinden dönülen şeyi. "Dönmek" kavramı için bu ikisi zaruridir.
Kişinin kendisinden döndüğü şey, onu bozmak ve iptal etmek manası taşıyor;
kendisine döndüğü şey de tercihini ve iradesini belirtiyor. Dolayısıyla zıhar
yapan kimsenin dönüşü, zıharın bozulması ve iptalini; zıddını da tercih
ettiğini ve istediğini gerektiriyor. Selefin ayetten anladığı mana, aynen
böyledir. Çünkü onların bir kısmı dönmek "bizzat isabettir" diyor,
bir kısmı "cimadir" diyor, bir kısmı "dokunmaktır" diyor,
bir kısmı da "azimdir" diyor.
"Keffaret sadece
iade edilen zıhar hakkında vacip kılınmıştır." sözünüze gelince; eğer
bununla "sözü iade edilen" zıharı kastediyorsanız, o zaman bu kendi
anlayışınız doğrultusunda bir iddia olur. Yok "zıhar yapanın dediğine iade
edilen zıharı" kastediyorsanız, o takdirde bu, birinci lafzın iadesini
gerektirmez.
Evs b. Samit'in zıharı
hakkındaki Hz. Aişe hadisine gelince; hadis ne kadar sahihse, mezhebinize
delaleti de o kadar uzaktır.
Sonra dönmeye, lafzın
iadesinden başka bir anlam verenler ihtilaf etmişlerdir: Acaba dönmekten
maksat, zıhar akabinde, hemen boşamamak (imsak) mıdır? Yoksa başka bir şey mi?
İki görüş vardır: Bir grup: "Sen boşsun!" diyecek kadar beklemesidir.
Zıhar ile talak birbirine bitişik olarak verilmediği takdirde, keffaret
gerekir, demişlerdir. Bu görüş Şafii'ye aittir.
Ona karşı çıkanlar şöyle
diyorlar: Mana olarak bu, Mücahid ve Sevri'nin görüşleridir. Bu tek nefeslik
süre, zıharı keffaret gerektirici özelliğinden çıkaramaz. Hakikatte keffareti
gerektiren şey sadece zıhar sözcüğüdür. "Sen boşsun!" diyecek kadar
bir zaman zıhar hükmünde müsbet ya da menfi bir etki yapmaz. Keffaretin vacib
kılınmasını ona bağlamak mümkün değildir. Ne Arap dilinde, ne de Şari'in
Örfünde, bir anlık zamana ve tek bir nefese "dönme" ismi verilmez.
Gerçekten son derece az olan bu zaman diliminde, dönme manası nerededir ve onun
hakikatinden ne vardır?
Bu görüş, "Dönme
bizzat zıhar sözcüğünün iadesidir." diyen Zahirilerin görüşünden daha
güçlü değildir. Zira onların bu sözlerinde, gerek dil bakımından, gerek hakikat
açısından dönme manasının anlaşılabileceği bir makulluk vardır. Ama bu zaman
dilimine gelince, onda insanın dönmesi manası asla anlaşılamaz. Hem biz de,
sizin Zahirilerden talep ettiğiniz şeyi sizden istiyor ve diyoruz ki: Şafii'den
önce bu görüşte olan birisi var mıdır? Yüce Allah "dönme" sebebiyle
keffareti vacip kılarken buyruğunda dönme işini zıhar üzerine terahi (yani
hemen değil, zaman içinde olmak) anlamını ifade eden "sonra" harfiyle
atfetmiştir. Dolayısıyla dönmek ile zıhar arasında mutlaka bir müddetin geçmesi
zaruridir. Bu ise sizce mümkün değildir ve; "Sen bana anamın sırtı
gibisin!" sözü biter bitmez eğer kesinti olmadan "Sen boşsun!"
dememişse dönmüş olmaktadır. Bu takdirde zıhar ve dönme arasında olması gereken
müddet ve mühlet (terahilik) nerede kalmaktadır? İmam Şafii, bu görüşü ne
ashab, ne de tabiinden hiç kimseden nakletmemiştir. O sadece bunun ayete
verilecek en uygun mana olduğunu bildirmiş ve şöyle demiştir: "Dediklerine
dönenler..." hakkında işittiklerimden anladığım mana şudur: Zıhar yapan
kişi üzerinden, zıhar sözcüğünü söyledikten sonra bir süre geçer ve kadını
talakla haram kılmazsa, üzerine keffaret vacib olur. Sanki şu görüşü
benimsiyorlar: Zıhar yapan, kendi üzerine haram kıldığını, helalmiş gibi
tutarsa, söylediğine dönmüş ve ona muhalefetle haram kıldığını helal kılmış
olur. Dönme hakkında bundan daha uygun bir mana bilmiyorum."
"Dönme"yi,
tutma (boşamama)nın ötesinde bir şey kabul edenler, kendi aralarında ihtilaf
etmişlerdir. Kendisinden nakledilen dört rivayetten birisinde İmam Malik ve Ebu
Ubeyd: "Dönme" cimaya azimdir, demişlerdir. Bu Kadı Ebu Ya'la ve
arkadaşlarının görüşüdür. İmam Ahmed bunu yadırgamış ve şöyle demiştir: Malik:
"Azmettiğinde keffaret gerekir." diyor. Peki azimden sonra boşamış
olsa, bu nasıl olur? O zaman üzerine keffaret gerekir mi? Ancak Tavüs'un
görüşünü kabul eder ve: "Zıhar sözcüğünü kullandığı zaman, aynen talak
gibi kendisini bağlar." derse o başka!
Bu görüşte olanlar,
eşlerden birinin ölmesi veya azimden sonra cimadan önce boşaması durumunda
tekrar ihtilaf etmişlerdir: Bu durumda koca üzerine keffaret sabit kalır mı
kalmaz mı? İmam Malik ve Ebu'l-Hattab; "Sabit kalır." demişlerdir.
Kadı ve tüm arkadaşları: "Hayır, sabit kalmaz." demişlerdir. İmam
Maiik'ten gelen ikinci bir rivayet: "O (dönmek) sadece tutmaya (boşamaya)
azmetmektir." şeklindedir. Muvatta'daki rivayet ise bütün bunlara
muhaliftir ve: "Dönmek, karısını tutmaya ve onunla cimaya, her ikisine
birden azmetmektir." şeklindedir. Ondan bir dördüncü rivayet daha vardır
ki buna göre de: "Dönmek bizzat cimada bulunmaktır." Bu İmam Ebu
Hanife ve Ahmed'in de görüşleridir. İmam Ahmed ayeti hakkında: "O (kocanın
eşini) bürümesidir. Koca onu bürümek (cima etmek) istediğinde keffaret
verir." demiştir. Bu bir rivayet farklılığı değildir. Aksine onun görüşüdür
ve aksi de bilinmemektedir. Ona göre dönmek cimadır ve cimaya azmettiğinde, onu
yapmadan önce keffaret vermesi gerekir. "Dönmekten maksat azimdir"
diyenler şu şekilde delil getirmişlerdir: Yüce Allah, keffaret hakkında: "
= Temas etmelerinden önce" buyurmuş ve keffareti dönmeden sonra ve
temastan önce vacip kılmıştır. Bu, "dönme"den maksadın
"temas" olmadığında ve keffaretten önce haram olan şeyin, keffaret
öncesinde bulunmasının caiz olmadığında gayet açıktır. Zıhar yapan kimse, bununla
karısını haram kılmayı kasdetmiştir. Onunla cimada bulunmaya azmetmesi ise,
kastından dönmesi demektir. Hem zıhar, haram kılmaktır. Kocanın karısını
kendisine mubah kılmak istemesi durumunda, bu haram kılma işinden rücu etmiş
olur ki işte "dönme" de budur.
"Dönmekten maksat
cimadır" diyenler ise şöyle diyorlar: Daha önce de izahı geçtiği gibi,
şüphesiz "dönmek", sözünün zıddmı işlemektir. demek yani fiilinin ile
kullanılması durumunda manası, yasaklanan şeyi murad etmesi değil, yapması
demektir. Nitekim ayetinde böyledir. Dolayısıyla bu da yasak olan şeyi bizzat
yapmaktır, onu murad etmek değildir.
Bu görüş sahiplerini,
"dönmek azim demektir" diyenlerin, "Dönmek keffaretten önce
gelir, cima ise ondan sonradır." şeklindeki sözleri ile ilzam etmeye
çalışmaları yerinde değildir. Çünkü bunlar şöyle diyorlar:) ayetindeki
"dönerler" ifadesi "dönmek isterler" anlamındadır. Nitekim:
" = Kur'an okuduğun zaman..." ifadesi "Kur'an okumak istediğin
zaman..." manasınadır. Yine, " = Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü...
yıkayınız." ayetinden de maksat, "Namaza kalkmak
istediğinizde..." demektir. Buna benzer diğer örnekler, "fiilin
vukuunu istemek" anlamında bizzat fiilin kullanıldığı yerlerdendir.
Bunlar şöyle diyorlar:
Bu, "dönme"yi bizzat birinci lafızla veya zıhardan sonra bir nefeslik
zaman kadar tutup boşamamakla veya zıhar sözcüğünü tekrar etmekle ya da hemen
akabinde boşaması durumunda sırf azimle tefsir etmekten daha uygundur. Çünkü bu
görüşlerin tamamının zayıflığı ortaya çıktı. Bu görüşler içerisinde lafzın
delaletine, şer'i kaidelere, müfessirlerin sözlerine en yakım işte bu görüştür.
Tevfik Allah'tandır.
4- Keffaret, aciz olan
kimseden düşmez. Çünkü Hz. Peygamber, Evs b. Samit'e bir zenbil hurma vermek
suretiyle yardım etmiş, bir o kadarla da karısı yardımcı olmuş, böylece keffaretini
ödemişti. Seleme b. Sahr'a da, kavminin zekatından almasını ve onunla
keffaretini ödemesini emretmişti. Eğer acizlikle düşecek olsaydı, onlara
keffaret vermelerini emretmezdi. Şu halde keffaret, acizlikle düşmez, boynunda
borç olarak kalır. Bu İmam Şafii'nin ve iki rivayetten birinde İmam Ahmed'in
görüşleri olmaktadır.
Bir grub da; nasıl ki
mükellefiyetler, onları veya bedellerini ifadan acizlik durumunda düşüyorsa,
keffaretler de acizlikle düşer görüşünü benimsemişlerdir.
Bir diğer grup da, Ramazan
keffareti zimmette kalmaz, bilakis düşer; diğer keffaretler ise düşmez görüşünü
benimsemişlerdir. Ebu'l-Berekat İbn Teymiye'nin sahih kabul ettiği görüş de
budur.
Acizlik sebebiyle keffareti
düşürenler, görüşlerini şöyle delillendiriyorlar: Eğer keffaret acizlikle vacip
olsaydı, bizzat kendisine harcanmazdı. Çünkü insan, kendi keffaretinin harcama
mahalli olamaz. Nitekim kendi zekatının harcama yeri olamamaktadır.
Birinci görüş sahipleri
şöyle diyorlar: Eğer keffaret vermekten aciz olur da, bir başkası onun adına
keffaret verirse, bu takdirde onu kendisine harcaması caiz olur. Nitekim Hz.
Peygamber, Ramazan'da cima eden kimsenin keffaretini, bizzat kendisine ve
ailesine vermişti. Yine aynı şekilde Seleme b. Sahr'a da, kavminin zekatından
çıkaracağı keffaretinden hem kendisinin, hem de ailesinin yemesine izin
vermişti. Bu İmam Ahmed'in görüşüdür ve Ramazan'da cima eden kimse hakkında tek
rivayet halindedir. Diğer keffaretler hakkında ise ondan iki rivayet
bulunmaktadır.
Sünnet, kişinin keffaret
verecek durumu olmaz da onun yerine bir başkası keffaret verirse, bu takdirde
keffaretini kendisine ve ailesine sarf edebileceğine delalet etmektedir.
Soru: Kişi fakirdir,
bakmakla yükümlü olduğu kimseler vardır. Üzerinde de zekat borcu vardır ve ona
ihtiyacı bulunmaktadır. Acaba onu kendisine ve ailesine harcayabilir mi?
Cevap: Hayır. Üzerine
gerekli olan "çıkarma" olmadığı için bu caiz değildir. Ancak -İmam
Ahmed'den gelen iki rivayetten daha sahihine göre-, devlet başkanı ya da zekat
memuru, kendisinden teslim aldıktan sonra kendi zekatını yine kendisine geri
verebilir.
Soru: Devlet başkanı
zekatı ondan düşürebilir mi?
Cevap: Hayır. İmam Ahmed
bunu açıklamıştır. Aralarındaki fark açıktır.
Soru: Efendi kölesine,
kendi adına azad yolu ile keffarette bulunması için izin verse, acaba kendisini
keffaret olmak üzere azad edebilir mi?
Cevap: Mal ile
keffarette bulunmasına izin vermesiyle ilgili rivayetler ihtilaf arzetmektedir:
Acaba köle oruç tutmak yerine mal ile keffarete intikal edebilir mi, edemez mi?
İki rivayet vardır: Birincisi: Kölenin böyle bir yetkisi yoktur ve ona farz
olan oruçtur. İkincisi: İntikal hakkı vardır. İlle oruç tutması gerekmez. Çünkü
engel, efendisinin hakkından dolayı idi. Efendi de izin vermiştir.
Eğer kölenin "mal
ile keffarette bulunma yetkisi vardır" dersek, acaba onun azad yetkisi
olur mu?
İmam Ahmed'den gelen iki
farklı rivayet vardır: Menfi görüşün izahı şu şekildedir: Köle "vela"
ehlinden değildir. Azad ise velaya dayanır.
Ebu Bekir ve başkaları,
kölenin azad hakkı vardır rivayetini tercih etmişlerdir. Buna göre: Acaba
kendisini azad edebilir mi? Konuyla ilgili olarak mezhebte iki görüş vardır.
"Caizdir" diyenler iznin mutlak oluşunu delil olarak ileri sürmüşlerdir.
"Caiz değildir" diyenler ise, "azad etme" konusunda verilen
izin başkasının azad edilmesine yorulur, demişlerdir. Nitekim ona tasadduk
hususunda izin verse, bu izin kendisinden başkasına tasaddukta bulunması
anlamına gelir.
5- Zıhar yapanın
keffaret vermeden önce cimada bulunması caiz değildir. Burada ihtilaf iki
konudadır: Birincisi: Keffaretten önce, cinsel ilişki dışında kadına
dokunabilir mi, dokunamaz mı? İkincisi: Eğer keffareti doyurmak yoluyla ise,
ondan önce cima edebilir mi, edemez mi? Konu ile ilgili olarak fukahanm
görüşleri ikiye ayrılmaktadır. Her ikisi de İmam Ahmed'ten rivayet olarak
Şafii'den görüş olarak nakledilmiştir.
Cima dışında, kadından
istifadeyi yasaklayan görüşün dayanağı, "Birbirine temastan önce..."
ifadesinin zahiridir. Ayrıca onu, kendisiyle cimada ve cimaya davet eden öpmek,
tutmak gibi diğer hareketlerde bulunması haram olan bir mahremine benzetmiştir.
Cevaz veren görüşe göre
ise, ayetteki "temas" cimadan kinayedir. Cimanın haram olmasından cimayı
çağrıştıracak şeylerin de haram olması gerekmez. Mesela, hayızlı kadınla cima
haramdır, ama cimayı çağrıştıracak hareketler, haram değildir. Yine oruçluya
cima etmek haramdır ama öpmek, sevmek haram değildir. Esir edilen kadınla
(istibradan önce) cima haramdır ama onu çağrıştincı hareketler haram değildir.
Bu görüş de İmam Ebu Hanife'ye aittir.
İkinci mesele;
keffaretin doyurma yoluyla yapılması durumunda, keffaretten önce cimanın caiz
olup olmaması şeklinde idi. Caizdir görüşünün izahı şu şekildedir: Yüce Allah,
keffaretin, azad ya da oruçla olması durumund?
cimadan önce olmasını
açıkça kayıtlamış fakat doyurma yoluyla yapılması hakkında bir kayıt
getirmemiş, mutlak zikretmiştir. Kayıtlamanın da, mutlak zikretmenin de bir
hikmeti olmalıdır. Eğer doyurmak konusunda da kayıtlamayı murad etmiş olsaydı,
azad ve oruçla olan kefareti kayıtladığı gibi bunu da "temastan önce"
diye kayıtlardı. Yüce Allah -haşa- boş yere birini kayıtlayıp, diğerini mutlak
zikretmemiştir. Mutlaka kasdettiği bir hikmeti vardır. Allah'ın kayıtladığını
kayıtlamak, mutlak zikrettiğim de mutlaklığı üzere bırakmaktan başka bir hikmet
de yoktur.
Caiz değildir görüşüne
gelince; bunun izahı da "mutlak zikredilen şeyin hükmü, kayıtlı (mukayyed)
zikredilenden alınır" şeklindedir. Bu da ya beyan yoluyladır ya da iki
suret arasındaki farklılığın ilga edildiği kıyas yoluyladır. Yüce Allah benzer
iki şey arasını ayırmaz. "Birbirlerine temastan önce" ifadesini İki
defa zikretmiştir. Eğer üçüncü kez yine tekrar etseydi söz uzardı. İki defa
zikretmekle keffaretlerde hükmünün tekerrür edeceğine tenbih buyurmuştur. Eğer
kelamın sonunda tek bir defa zikretmiş olsaydı, sadece son keffarete aitmiş
gibi bir yanlış anlamaya sebep olabilirdi. Eğer sadece ilk keresiyle
yetinilseydi, birinci keffarete ait anlamı çıkarabilirdi. Her keffaret için
ayrı ayrı tekrarı da sözü uzatmak olur. Sözün en fasih ve beliğ olanı, en
vecizi ayetteki halidir.
Sonra Allah, hem zamanın
uzun olmasına hem de cimaya duyulacak aşın ihtiyaca rağmen, oruç keffaretinin
cimadan önce olmasını şart kılmakla, fazla zaman gerektirmeyen doyurma yoluyla
keffaretin cimadan önce oluşunun öncelikle şart olacağına işaret buyurmuş
olmaktadır.
6- Yüce Allah keffaret
orucunun, temastan önce olmasını emir buyurmuştur. Bu da hem gündüz, hem de
geceyi içine alır ve oruç süresince gündüz ya da gece cimanın haramlığında
imamlar arasında ihtilaf yoktur. İhtilafları, haram olmakla birlikte (gece
yapılan) cima ile "peşpeşe olma şartı" (telabu') bozulur mu, bozulmaz
mı konusundadır. Yine iki görüş vardır: Birincisi: Bozulur şeklindedir. Bu
görüş Malik, Ebu Hanife ve zahir mezhebinde İmam Ahmed'e aittir. İkincisi:
Bozulmaz, şeklindedir. Bu da İmam Şafii ile diğer rivayette İmam Ahmed'in
görüşleridir.
Kur'an'ın zahiri,
"peşpeşe olma şartı bozulur" diyenlerle beraberdir. Zira yüce Allah,
keffaret olarak temastan önce "peşi peşine iki ay oruç" emretmiştir.
Emirse yerine gelmemiştir. İkinci olarak, bu emir orucun tamamlanmasından önce
teması yasaklama ve onu haram kılma durumunu içerir. Yasak da, orucun itibara alınmamasını
gerektirir. Çünkü, Hz. Peygamber'in emri üzere olmayan bir iştir, dolayısıyla
merduttur.
Meselenin sırrı
şuradadır: Allah (c.c.) iki şeyi vacip kılmıştır: 1) İki ayın peşi peşine
olması, 2) Bu iki ayın oruçlarının temastan önce tamamlanması. Allah'ın emrini
yerine getirmiş olabilmesi için mutlaka bu iki şeyin birden yapılması zarureti
vardır.
7- Yüce Allah,
fakirlerin doyurulması keyfiyetini mutlak zikretmiş, miktar ve peşi peşine olma
kaydı getirmemiştir. Buna göre kişi aitmiş fakiri, onlara tahıl ya da hurma
vermeksizin, sabah akşam doyursa bu caizdir ve Allah'ın emrini yerine getirmiş
olur. Cumhur, İmam Malik, Ebu Hanife ve iki rivayetinden birinde İmam Ahmed bu
görüştedirler. Altmış fakiri ayn ayn, ya da birden doyurması arasında bir fark
yoktur.
8- Mutlaka
"altmış" fakirin bulunması gerekir. Şayet bir fakiri altmış gün
doyuracak olsa bu sadece bir fakir için geçerli olur. Bu cumhurun, İmam Malik,
Şafii ve iki riayetinden birinde İmam Ahmed'İn görüşleridir. İkinci görüş:
Vacib olan, altmış defa doyurmadır, isterse tek bir fakir olsun, şeklindedir ve
Ebu Hanife'nin mezhebi böyledir. Üçüncü görüş: Eğer başka fakirler varsa caiz
değildir, yoksa bir fakirin altmış defa doyurulması da yeterlidir. İmam
Ahmed'İn zahir mezhebi budur. Görüşler içerisinde de en doğrusu bu olmaktadır.
9- Keffaretin sadece
"mesakiri"' (yoksullar) zümresine verilmesi gerekir. Fakirler de bu
kelimenin kapsamına girerler. Nitekim mutlak olarak zikredildiğinde, bunlar da
"fakirler" kelimesinin kapsamına girmektedir. Hanbeli alimlerimiz ve
başkalan hükmü, ihtiyacından dolayı zekat alan her gruba teşmil etmişlerdir ki
bunlar; fakirler, yoksullar, yolda kalmışlar, borçlu ve mükatebe akdi imzalamış
köleler olmaktadır. Kur'an'ın zahiri, keffaretin sadece yoksullara ait olduğunu
ifade etmektedir, dolayısıyla onlardan başkasına verilemez.
10- Yüce Allah burada,
keffaret için boyun (köle) azadından bahsederken mutlak zikretmiş, kölenin
mü'min olması şeklinde bir kayıt getirmemiştir. Katil keffaretinde ise
"mü'min köle" azadı şeklinde kayıtlamıştır. Buradan hareketle fukaha,
katil keffareti hariç, diğerlerinde azad edilecek kölenin mü'min olması
şartının aranıp aranmayacağı konusunda ikiye ayrılmışlardır: İmam Şafii, Malik
ve zahir mezhebinde İmam Ahmed, iman vasfım şart koşmuşlardır. Ebu Hanife ve
Zahiriler ise şart koşmamişlardır. İman şartı aramayanlar şöyle demişlerdir:
"Eğer şart olsaydı Yüce Allah katil keffaretinde belirttiği gibi, burada
da onu belirtirdi. Halbuki belirtmemiştir. Öyleyse Allah'ın mutlak zikrettiği
mutlak, kayıtladığı da kaydıyla birlikte alınır ve her ikisiyle de amel
edilir."
Hanefiler buna şunu da
ekliyorlar: Diğer keffaretlerde azad edilecek köle için iman vasfım şart koşmak
nassa yapılan bir ziyadedir. Bu ise bir nevi nesihtir. Kur'an ise ancak
Kur'an'la veya mütevatir sünnetle neshedilebilir.
Diğerleri şöyle diyorlar
(ifade Şafii'ye aittir): Allah (c.c.) katil keffaretinde kölenin mü'min olması
şartını belirtmiştir. Nitekim şahitlerin "adil olması" vasfını
belirtmiş, birçok yerde de şahitlerden bahsederken (adil olma vasfını
belirtmeden) mutlak ifade kullanmıştır. Buradan mutlak zikrettiği
şahitliklerin, adil olma vasfını şart koştuğu şahitlik manasında olduğunu
çıkarıyoruz. Hem sonra Yüce Allah müslümanların mallarını, müşriklere değil,
müslümanlara çevirmiştir. Allah zekatı farz kılmıştır ve zekat müslümanlardan
başkasına caiz değildir. Aynı şekilde azadını farz kıldığı boyun da ancak
mü'mine ait olmalıdır.
İmam Şafii, Arap
dilinin, eğer aynı cinstense, "mutlak"m, "mukayyed"e
yorulmasını gerektirdiğini belirtmiş ve şer'i örfü, kendi dillerinin (Arapça)
gereğine yormuştur.
Burada iki konu vardır:
1) Mutlak'ın mukayyede yorulması beyandır, kıyas değildir. 2) Bu yorumlamanın
sıhhati için iki şart aranır: Birisi hükmün aynı olması; diğeri de, mutlak için
sadece tek bir asılın bulunmasıdır. Eğer mutlak iki farklı asıl arasında ise,
belirleyici bir delil olmadıkça o iki asıldan birisine yorulması mümkün
değildir. İmam Şafii: "Kişi mutlak olarak, bir köle azad edeceğim diye
adakta bulunsa, ancak mü'min bir köle kifayet eder." der. Bu hüküm işte bu
asıl üzerine kurulmuştur. Ayrıca adak, şer'i vacibe yorulur. Şeriatte vacib
olan azad da, ancak müslümanın azad edilmesiyle gerçekleşir. Buna delalet eden
delillerden birisi de şu hadistir: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
azad edilmesi adanan bir cariye hakkında kendisine soru soran birisine:
"Onu bana getir." demiş ve cariyeye: "Allah nerededir?"
diye sormuş, o da: "Gökte." demiş, Hz. Peygamber: "Ben
kimim?" buyurmuş, cariye de: "Sen Allah'ın Rasulü'sün."
demiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber soru sorana: "Onu azad et. Çünkü o
mü'mindir." buyurmuştur.
İmam Şafii:
"Cariye, iman vasfını belirtince Hz. Peygamber, onu azad etmesini
emretti." diyor.
Bu, şer'an emrolunan
azad için, kölenin mutlaka mü'min olması gerektiğinde açıktır. Yoksa Hz.
Peygamber'in, "Azad et. Çünkü o mü'mindir." diyerek azad işini imana
dayandırmasının bir manası kalmaz. Çünkü daha umumi olan, her ne zaman hükmün
illeti olursa, daha hususi olanın bir tesiri bulunmaz.
Hem sonra müslüman
kölenin azad edilmesinden maksat, onu Rabbine ibadet için boşaltmak, kula
kulluktan kurtararak sadece yaratıcıya kul olmasını sağlamaktır. Şüphesiz ki bu
durum. Sari' Tealaca maksut ve sevilen bir şeydir. Dolayısıyla ilgası caiz
olamaz. Bir kölenin, sadece yaratıcısına kulluk için boşaltılması ile, haça,
güneşe, aya, ateşe vb. tapmak için boşaltılması Allah ve Rasulü katında aynı
olamaz. Yüce Allah, katil keffaretinde iman şartını belirtmiş ve bu şarttan
bahsedilmeyen diğer keffaretlerin hükmünü de o beyan üzerine havale etmiştir.
Nitekim iki şahitte aranması gereken adalet vasfını bir yerde beyan etmiş,
mutlak zikredilen diğer yerlerdeki şahitlikle ilgili hükümleri o beyana havale
etmiştir. Düşünen kimse için Yüce Allah'ın kelamındaki mutlak ve mukayyed ifadelerin
çoğunun durumu böyledir ve bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan bir
tanesi; sadaka, iyilik ya da ara bulma isteyen kimse hakkındaki: "...Kim
Allah'ın rızasını elde etmek için onu yaparsa, biz ona yakında büyük bir
mükafat vereceğiz. "[Nisa, 114] ayetidir. Başka bir yerde, hatta pek çok
yerde, buradaki "Allah'ın rızasını elde etmek için" şartıyla iktifa
edilerek, böyle bir kayıt getirilmeden, sevap bizzat amelin işlenmesine
bağlanmıştır. Aynı şekilde, "Bu durumda her kim, mü'min olarak salih
ameller işlerse, onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz.[Enbiya, 94] ayeti de
misallerden sadece biridir. Başka yerde ise, burada zikredilen iman şartının
malum olması ile yetinilerek, mükafat doğrudan salih amellerin işlenmesine
bağlanmıştır. Va'd ve vaid (sevap ve azap) ile ilgili naslarda çoğu kez durum
böyledir.
11- İki kölenin her bir
yarısını azad etse, bir boyun (köle) azad etmiş olmaz. Bu konuda alimlerin üç
görüşü vardır. Hepsi de İmam Ahmed'den rivayet edilmiştir. İkincisi:
Yeterlidir. Üçüncüsü -ki en doğrusu budur-: Eğer her iki kölenin de hürriyeti
tamamlanmışsa kifayet eder, yoksa etmez, şeklindedir. Çünkü böyle bir adam
hakkında, "O bir köleyi hürriyete kavuşturdu." demek doğru olur.
Hürriyetlerinin tamamlanmaması durumu ise böyle değildir.
12- Keffaret, kefaret
öncesi yapılan cima sebebiyle düşmez, ikiye de katlanmaz. Aksine, tek bir
keffaret gerekir. Nitekim daha önce geçen Hz. Peygamber'in hükmü buna delalet
etmektedir.
Salt b. Dinar der ki:
"On fakihe, zihar yapan kişinin keffaret vermeden önce cima etmesi
durumunu sordum: Hepsi de: Bir keffaret gerekir, dediler. Onlar: Hasan
(el-Basri), İbn Sirin, Mesruk, Bekr, Katade, Ata, Tavus, Mücahid ve ikrimeMir.
Onuncusu da sanıyorum Nafi' idi." Dört imamın görüşü de böyledir.
İbn Ömer ile Amr b.
el-As'ın: "Ona iki keffaret gerekir." dedikleri sahih olarak
bilinmektedir. Said b. Mansur, zıhar yapıp da keffaret vermeden önce cima eden
kimse hakkında, Hasan (el-Basri) ve İbrahim'in: "Üç keffaret gerekir"
dediklerini nakleder. Yine Said b. Mansur; Zühri, Said b. Cübeyr ve Ebu
Yusuf'tan da bu durumda keffaretin düşeceği görüşünü nakletmiştir. Bunlara
göre, keffaretin vakti geçmiştir, temastan önce verme imkanı kalmamıştır.
Buna şöyle cevap
verilir: Eda vaktinin geçmiş olması, vacibi zimmetten düşürmemektedir. Namaz,
oruç, ve diğer ibadetlerde olduğu gibi. (Dolayısıyla keffaret düşmez.)
"İki keffaret
gerekir" görüşünün izahı ise; bunlardan birincisi dönme gerçekleşen zıhar
içindir. İkincisi ise haram olan cima içindir. Nitekim Ramazan gündüzünde, ihramlı
halde iken yapılan cimalara da keffaret gerekmektedir.
"Üç keffaret
gerekir" görüşüne getirilecek bir izah bilinmiyor. Olsa olsa harama karşı
cür'etkarlığı sebebiyle, üzerine bir ceza olsun şeklinde düşünülebilir.
Allah Rasulü'nün hükmü,
bu görüşlerin aksine delalet etmektedir. Allah en iyi bilir.
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan: