ANA SAYFA             SURELER    KONULAR

 

AL-İ İMRAN

190

/

200

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ {190} الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ 191}  رَبَّنَا إِنَّكَ مَن تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ {192} رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِياً يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ {193} رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدتَّنَا عَلَى رُسُلِكَ وَلاَ تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّكَ لاَ تُخْلِفُ الْمِيعَادَ {194}  فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لاَ أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ فَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَأُخْرِجُواْ مِن دِيَارِهِمْ وَأُوذُواْ فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُواْ وَقُتِلُواْ لأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ ثَوَاباً مِّن عِندِ اللّهِ وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ {195} لاَ يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ فِي الْبِلاَدِ {196} مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ {197} لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ {198} وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَن يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْكُمْ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ لِلّهِ لاَ يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ ثَمَناً قَلِيلاً أُوْلَـئِكَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ إِنَّ اللّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ {199} يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ {200}‏

 

190. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için elbette ayetler vardır.

191. Onlar ki ayakta, oturarak ve yanları üstünde yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve derler ki): "Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pak ve münezzehsin. Bizi o ateş azabından koru.

192. "Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan şüphesiz onu hakir kıldın demektir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.

193. "Rabbimiz! Doğrusu biz: 'Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve imana geldik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört. Canımızı da iyilerle beraber al!

194. "Rabbimiz! Bize peygamberlerinle va'dettiklerini ver ve Kıyamet günü rezil etme bizi! Şüphesiz Sen sözünden asla dönmezsin."

195. Nihayet Rableri dualarına şöyle karşılık verdi: "Gerek erkek olsun, gerek dişi olsun, her bir çalışanın hiçbir işini boşa çıkarmam. Birbirinizdensiniz. Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, Benim yolumda işkenceye uğrayanların, savaşanların ve öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim. Allah katından mükafat olmak üzere onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım." Mükafatın en güzeli Allah katındadır.

196. Küfre sapanların diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.

197. Az bir geçim. Sonra varacakları yer cehennemdir. O ne kötü yataktır!

198. Fakat Rablerinden korkanlar için altından ırmaklar akan cennetler var. Orada ebediyyen kalacaklar. Allah'tan bir ikram olmak üzere. Allah katından olanlar, iyiler için daha hayırlıdır.

199. Şüphesiz kitap ehlinden öyleleri vardır ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilmiş olana, Allah'a huşu' duyarak iman ederler. Allah'ın ayetlerini az bir pahaya değişmezler. İşte onların ecirleri Rableri katındadır. Allah şüphesiz hesabı pek çabuk görendir.

       200. Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, ribat yapın ve Allah'tan korkun ki, felah bulasınız.

 

Bu ayetlere dair açıklamalarımızı yirmibeş başlık halinde sunacağız:

 

1- Bu Ayetler üzerinde Düşünmenin Önemi:

2- Geceleyin Uykusundan Uyananın Yapacağı işler:

3- Her Halde Allah'ı Zikretmek:

4- Hasta Kimsenin ve Oturanın Namaz Kılma Keyfiyeti:

5- Oturmaya Gücü Yetmeyenin Namaz Kılması:

6- Hasta iyileşirse, iyi Olan da Hastalanırsa Nasıl Namaz Kılar.?

7- Sağlıklı Kimsenin Yatarak Namaz Kılması:

8- Göklerin ve Yerin Yaratılışı üzerinde Düşünmek:

9- Yüce Allah Boşuna Bir Şey Yaratmamıştır:

10- Ateşe Atılanlar:

11- Çağırıcının çağrısını Kabul Etmek:

12- Allah'tan Mağfiret Dileyin:

13- Peygamberlerle Vaadedilenler:

14- Allah'ın Duaları Kabulü:

15- Allah Amel Edenin Ecrini Boşa Çıkarmaz:

16- Hicret ve Cihad Edenlerin Mükafatı:

17- Kafirlerin Diyar Diyar Dolaşmaları Seni Aldatmasın:

18- Nimetin Mahiyeti:

19- En Büyük Nimete Mazhar Olanlar Takva Sahipleridir:

20- Takva Sahiplerine Yapılacak ikramlar:

21- Cennetliklere Verilecek ikram:

22- Kitap Ehlinden Allah'a iman Edenler:

23- iman Edenlere Sabır, Sebat ve Ribat Emri:

24- Hukukçulara Göre Allah Yolunda Ribat Yapan Kimse:

25- Ribat'ın Fazileti:

 

1- Bu Ayetler üzerinde Düşünmenin Önemi:

 

Yüce Allah'ın: "Göklerin ve yerin yaratılışda ... " ayetinin anlamı Bakara Süresi'nde (164. ayette) birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Şanı Yüce Allah bu süreyi ayetleri üzerinde (varlığının, birliğinin belgeleri üzerinde) düşünmek ve bunları delil olarak değerlendirmeyi emretmekle sona erdirmektedir. Çünkü bütün bunları ancak Hayy, Kayyüm, Kadir, Kuddüs, Selam ve alemlere muhtaç olmayan bir kimse yapabilir. Bunu düşünsünler ki, imanları taklide değil de yakine dayanır olsun.

 

"Akıl sahipleri" yani deliller üzerinde dikkatle düşünmek hususunda akıllarını kullanan kimseler "için elbette ayetler vardır."

 

Aişe (r.anha)dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bu ayet-i kerime Peygamber (s.a.v.)a nazil olunca kalkıp namaz kıldı. Bilal gelip ona namaz vaktini haber verdi. Ağlamakta olduğunu gördü, şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasülü! Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamışken yine ağlıyor musun? Şöyle dedi: "Ey Bilal! Şükreden bir kul olmayayım mı? Bu gece bana Yüce Allah: "Göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için elbette ayetler vardır" ayetini indirdi. Daha sonra şöyle buyurdu: Bu ayeti okuyup da bunun üzerinde düşünmeyenin vay haline!''

 

2- Geceleyin Uykusundan Uyananın Yapacağı işler:

 

İlim adamları der ki: Uykudan uyanan bir kimsenin yüzünü (gözünü) silmesi ve kalkmakla birlikte -Peygamber (s.a.v.)a uyarak- bu on ayet-i kerimeyi okuması müstehabtır. Bu husus Buhari, Müslim ve başka hadis kitaplarında sabittir, ileride gelecektir. Bundan sonra da onun için takdir buyurulmuş kadar namaz kılar. Böylelikle tefekkürle ameli bir arada gerçekleştirmiş olur. Bu (tefekkür) da bu ayet-i kerimede biraz sonra geleceği üzere, amellerin en faziletlisidir.

 

Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre, Rasülullah (s.a.v.) her gece Al-i İmran Süresi'nin sonundan on ayet-i kerime okurdu. Bunu hadis hafızı Ebu Nasr el- Vaili es-Sicistani "el-İbane" adlı eserinde. Süleyman b. Müsa, Muzahir b. Eslem el-Mahzümi'den o el-Makburi'den o da Ebü Hureyre'den rivayet ettiğine göre ... diyerek rivayet etmektedir.

 

Sürenin baş taraflarında (ikinci ayet, üçüncü başlıkta) Hz. Osman'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Kim her gece Al-i İmran Süresi'nin sonunu okuyacak olur ise, ona bir gece boyunca namaz kılmış gibi (ecir) yazılır.

 

3- Her Halde Allah'ı Zikretmek:

 

Yüce Allah: "Onlar ki ayakta, oturarak ve yanları üstünde yatarken Allah'ı anarlar" buyruğunda Yüce Rabbimiz, Ademoğlunun çoğunlukla uzak duramadığı üç ayrı durumunu sözkonusu etmektedir. Onun bütün zamanı adeta bu üç türlü durum ile kuşatılmış gibidir. İşte o bakımdan Aişe (r.anha) şöyle buyurmaktadır: Resulullah (s.a.v.) bütün zamanlarında Yüce Allah'ı zikrederdi. Bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir.

 

Helada olması ve başka haller de bunun kapsamına girmektedir. Fakat ilim adamlarının bu konuda farklı görüşleri vardır. Abdullah b. Amr, İbn Sirin ve en-Nehai bunu caiz görürken, İbn Abbas, Ata ve eş-Şa'bi bunu mekruh görmüşlerdir. Ancak ayet ve hadisin umumi bir anlam ifade etmesi dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir. en-Nahai der ki: Helada Yüce Allah'ı zikretmekte bir mahzur yoktur, çünkü zikir yükselir. Yani melekler onu nezdlerindeki amel sahifelerine yazarak yükseltirler. Buna delil ise Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır; ''O bir söz söylemeyiversin mutlak onun yanında görüp gözetmeye hazır olan vardır. "(Kaaf, 18); ''Şüphesiz üzerinizde bekçiler çok şerefli yazıcılar vardır ... "(el-İnfitar, 10-11).

 

Ayrıca Yüce Allah, herhangi bir istisnada bulunmaksızın her halde ve durumda kullarına zikr etmelerini emr ederek şöyle buyurmuştur: ''Ve Allah'ı pek çok anınız" (el-Ahzab, 41); ''Beni anın ki Ben de sizi anayım"(el-Bakara, 152); ''Şüphesiz Biz iyi amel işleyenin mükafatını zayi etmeyiz" (el-Kehf, 30).

 

Yüce Allah'ın bu buyrukları genel ve kapsamlı ifadelerdir. O halde, -yüce Allah'ın izni ile- durum ne olursa olsun, Allah'ı anmak sevaba ve ecir almaya sebebtir.

 

Ebu Nuaym zikrederek der ki: Bize Ebu Bekr b. Malik anlattı, bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı: Dedi ki: Bize Veki anlattı, dedi ki: Bize Süfyan, Ata b. Ebi Mervan'dan, o babasından o Ka'b el-Ahbar'dan naklederek dedi ki; Musa (as) dedi ki: Rabbim, sen yakın mısın Sana sessizce dua edeyim, yoksa uzak mısın, Sana yüksek sesle yalvarayım. Rabbi buyurdu ki: Ey Musa, Ben beni anan ile birlikte oturan arkadaşı (gibi)yim. Hz. Musa şöyle dedi: Rabbim, bizler bazan Seni anmayı Sana tazim ile Seni yüceltmek ile bağdaştıramadığımız bir halde de olabiliyoruz. O nedir? diye sorunca Hz. Musa: Cünubken ve abdest bozarken deyince Allah şöyle buyurdu: Ey Musa! Her halde sen Beni zikret." Bunun mekruh gören kimseler ise, ya Yüce Allah'ı uygun görülmeyen yerde Allah'ı anılmaktan tenzih etmek için böyle söylemişlerdir. Hamam'da Kur'an okumanın mekruh olması gibi; ya da zikredenin söylediği sözleri yazmak için kiramen katibini pislik ve necasetlerin bulunduğu yere gelme zorunda bırakmamak için bunu mekruh görmüşlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

 

"Ayakta, oturarak" hal olmak üzere nasb edilmiştir.

 

"Ve yanları üstünde yatarken" de hal mahallindedir: Yani yanları üzerinde yatmış oldukları halde Allah'ı anarlar. Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna benzemektedir: ''Yanı üzeriyatarken, otururken veya ayakta iken Bize dua eder. "(Yunus, 12) Bu buyrukta sıralama ise öncekinin aksinedir. Yani o Bizi yanı üzere yatarken de dua edip çağırır.

 

Aralarında el-Hasen ve başkalarının da bulunduğu bir grup müfessir Yüce Allah'ın: "Allah'ı anarlar ... " buyruğunun namazı ifade ettiği görüşündedir. Yani bunlar namazı kılmamazlık etmezler. Özürlü oldukları halde oturarak yahut yanları üzere yatarak kılarlar. Bu ayet-i kerime (bu yönüyle) Yüce Allah'ın şu buyruğunu andırmaktadır: ''Artık namazı bitirdiğinizde ayakta, otururken ve yanlarınız üzere iken Allah'ı zikredin. "(en-Nisa, 103) İbn Mes'ud'un görüşüne göre de -ileride geleceği gibi- böyledir. (Yani özürlü oldukları hallerde oturarak ve yanları üzere yatarak namazı kılarlar demektir).

 

Eğer bu ayet-i kerime namaz hakkında ise fıkhı (anlaşılması) şu şekilde olur: İnsan ayakta namaz kılar, eğer ayakta duramıyor ise oturarak kılar, eğer buna da gücü yetmiyor ise yanı üzere yatarak namazını kılar. Nitekim İmran b. Husayn'dan şöyle bilgi sakıt olmuştur: Benim basurum vardı. Peygamber (s.a.v.)a nasıl namaz kılacağıma dair soru sordum da şöyle buyurdu: "Ayakta namazını kıl, gücün yetmiyor ise oturarak, ona da gücün yetmiyor ise yanın üzere yatarak (kıl)." Bu hadis-i hadis imamları rivayet etmiştir.

 

Müslim'in Sahih'inde belirtildiğine göre Peygamber (s.a.v.)da vefatından bir yıl önce nafile namazı oturarak kılardı. Nesai de Aişe (r.anha)dan şöyle dediğini rivayet etmekdedir: Ben Resulullah'ın bağdaş kurarak namaz kıldığını gördüm. Ebu Abdurrahman der ki: Ben bu hadisi Ebu Davud el-Haseni'den başka bir kimsenin rivayet ettiğini bilmiyorum; o ise sika (rivayetine güvenilir) bir ravidir. Bununla birlikte ben bu hadisin ancak hata olduğunu zannediyorum. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

 

4- Hasta Kimsenin ve Oturanın Namaz Kılma Keyfiyeti:

 

İlim adamları hasta ve oturan kimsenin namaz kılma keyfiyeti ve şekli hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abdi'l-Hakem Malik'den böyle bir kimsenin kıyam halinde bağdaş kuracağından söz etmektedir. el-Buveyti de Şafii'den bunu rivayet etmektedir. Secde etmek istediği zaman ise gücü yettiği kadarı ile secdeye hazırlanır. (Şafii) dedi ki: Nafile kılan kişi de böyle yapar. es-Sevri'nin görüşü de buna yakındır. el-Leys, Ahmed, İshak, Ebu Yusuf ve Muhammed de böyle demiştir. Müzeni yolu ile gelen rivayette ise Şafii şöyle demektedir: Bütün namazında teşehhüd için oturduğu gibi oturur. Ayrıca bu Malik ve arkadaşlarından da rivayet edilmiştir. Ancak meşhur olan birinci rivayettir.

"el-Müdevvene"nin zahirinden anlaşılan da odur.

 

Ebu Hanife ve Züfer ise der ki; Teşehhüd için oturduğu gibi oturur, rüku' ve sücudu da bu şekilde yapar.

 

5- Oturmaya Gücü Yetmeyenin Namaz Kılması:

 

Dedi ki: Eğer oturamıyor ise yanı üzere veya sırtı üzere namaz kılmakta, muhayyerdir. el-Mudevvene'deki görüş budur. Ayrıca İbn Habib, İbnu'l Kasım'dan sırtı üzere (yatarak) namaz kılacağını nakletmektedir. Eğer buna gücü yetmiyor ise, sağ yanı üzere, buna da gücü yetmiyor ise sol yanı üzere namaz kılar.

 

İbn Mevvaz'ın Kitabında ise bunun aksi zikredilmektedir. (Önce) sağ yanı üzere namaz kılar aksi taktirde sol yanı üzere kılar, buna da gücü yetmezse sırtı üzere (yatarak) namazı kılar.

Suhnun ise der ki; Lahdine gömüleceği şekilde sağ yanı üzere namaz kılar. Aksi taktirde sırtı üzere namaz kılar, buna da gücü yetmezse sol yanı üzere namaz kılar.

 

Malik ve Ebu Hanife ise der ki: Yanı üzere yatarak namaz kıldığı taktirde ayakları kıble tarafında olur.

 

Şafii ve es-Sevri derler ki: Yanı üzere yüzünü kıbleye döndürmüş olarak namazı kılar.

 

6- Hasta iyileşirse, iyi Olan da Hastalanırsa Nasıl Namaz Kılar.?

 

Şayet namazda iken hastalığı hafiflediğinden dolayı güç bulacak olursa, İbnu'l-Kasım'ın dediğine göre namazın geri kalan bölümünde ayağa kalkar ve kıldıklarını esas alarak namazını tamamlar. Aynı zamanda bu, Şafii, Züfer ve Taberi'nin de görüşüdür.

Ebu Hanife, iki arkadaşı, Yakub (Ebu Yusuf) ve Muhammed ise bir rekatı yanı üzere namaz kıldıktan sonra sağlığına kavuşan kimse hakkında şöyle derler: Bu sefer namaza baştan başlar. Eğer oturarak rüku' ve secde yapıyorsa, sonra sağlığına kavuşacak olursa, Ebu Hanife'nin görüşüne göre namazının geri kalan kısmını tamamlar fakat Muhammed'in görüşüne göre namazın geri kalan kısmını tamamlamaz (yeniden başlar).

 

Ebu Hanife ve arkadaşları derler ki: Ayakta iken namaza başladıktan sonra namazını ima ile kılacak hale gelecek şekilde hastalanırsa, (ayakta kıldıklarını) esas alarak namazın geri kalan kısmını tamamlar. Bu görüş Ebu Yusuf'tan da rivayet edilmiştir. İmam Malik ise rüku da yapamayan sücud da yapamayan, bununla birlikte ayakta durup oturabilen hasta hakkında şöyle demiştir: Böyle bir kişi ayakta namaz kılar ve rükua ima ile işarette bulunur. Secde etmek istediği vakit oturur ve secdeye ima ile işarette bulunur. Bu aynı zamanda Ebu Yusuf'un da görüşüdür. Kıyasa göre Şafii'nin de görüşü böyle olmalıdır. Ebu Hanife ve arkadaşları da böyle bir kimse oturarak namaz kılar, derler.

 

7- Sağlıklı Kimsenin Yatarak Namaz Kılması:

 

Sağlıklı kimsenin yatarak namaz kılmasına gelince; İmran b. Husayn yolu ile gelen bir hadis-i şerifte başkalarında olmayan bir fazlalık vardır. Bu fazlalık da şu şekildedir: "Yatarak namaz kılanın namazı ise oturarak namaz kılanın namazının yarısı kadardır.''

 

Ebu Ömer (İbn Abdi'l-Berr) der ki: İlim ehlinin çoğunluğu nafile namazın yatarak kılınmasını caiz kabul etmezler. Bu ise ancak Huseyn el-Muallim diye bilinen bir kimsenin rivayet ettiği bir hadis-i şeriftir. Bu da Hüseyn b. Zekvan'dır. O, Abdullah b. Bureyde'den o da İmran b. Husayn yoluyla rivayet edilmiştir. Hadisin senedinde olsun, metninde olsun bu konuda karar vermemeyi gerektirecek şekilde ihtilaflı rivayetleri gelmiştir. Eğer bu hadis sahih ise, bunun ne anlama geldiğini bilemiyorum. Şayet ilim ehlinden herhangi bir kimse oturarak veya ayakta durmaya gücü yeten kimsenin yatarak nafile namaz kılmasını caiz kabul etmiş ise; o taktirde bu haberdeki bu fazlalık bunun açıklamasıdır. Ve bu fazlalık bu görüşü kabul edenlerin lehine bir delildir. Şayet oturmaya yahut ayakta durmaya gücü yeten kimsenin yatarak nafile namaz kılmasının mekruh olduğunu icma ile kabul etmiş iseler; o taktirde Hüseyn'in rivayetiyle gelen bu hadis ya yanlıştır yahutta nesh edilmiştir.

 

Şöyle de denilmiştir: Bu ayet-i kerime ile göklerin ve yerin yaratılışını, değişip duran bir varlığın mutlaka onu değiştiren bir varlığa ihtiyacı olduğuna ve bu değiştirenin de kemal derecesinde kadir olması gerektiğine peygamberler gönderebileceğine delil gösterenler kast edilmiştir. Bir Resul gönderecek ve tek bir mucize ile olsa bile onun doğruluğuna dair delil konulacak olursa, hiçbir kimsenin (iman etmemeye dair) ileri sürebileceği bir mazereti olmaz. İşte her hallerinde Allah'ı anan kimseler bunlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

 

8- Göklerin ve Yerin Yaratılışı üzerinde Düşünmek:

 

Yüce Allah'ın: "Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler" buyruğuna gelince; biz daha önce "anarlar" buyruğunun anlamına dair açıklamalarda bulunduk. Bu anıştan kasıt ya dille Allah'ı zikretmektir yahut farz ve nafilesi ile namaz kılmaktır. İşte Yüce Allah bu iki anlamdan birisine bir diğer ibadeti atfetmiş bulunmaktadır ki; bu da Yüce Allah'ın kudreti ve yaratıkları, O'nun dört bir yana yaydığı ibretli hususlar üzerinde düşünmektir. Ta ki bu, onların basiretini artırsın.

 

"Her bir şeyde O'nun bir ve tek olduğuna Delalet eden bir ayet (alamet, belge) vardır."

 

Buradaki "düşünürler" buyruğunun hal olmak üzere atf edildiği de söylenmiştir. Bunun münkatı olduğu da söylenmiştir. Ancak birincisi daha uygundur.

 

Düşünmek (fikre); kalbin bir şey hakkında düşünüp durmasıdır. Tefekkür çokça düşünmek demektir. Çokça düşünen bir adam hakkında; (...) denilir.

 

Peygamber (s.a.v.) Allah'ın zatı hakkında düşünen bir topluluğun yanından geçer ve onlara der ki: "Sizler yaratıklar hakkında düşününüz; fakat yaratıcı hakkında düşünmeyiniz, sizler O'nu hakkıyla takdir edemezsiniz.''

 

Aslında tefekkür, ibret almak ve zihnin etraflı bir şekilde düşünceye dalması, yalnız mahlukat üzerinde olmalıdır. Nitekim Yüce Allah: "Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler" diye buyurmuştur. Nakledildiğine göre Süfyan es-Sevrı (r.a) Makam-ı İbrahim arkasında iki rekat namaz kıldıktan sonra semaya doğru başını kaldırmış, yıldızları görünce baygın düşüvermiş. Uzun uzadıya kederlenip düşünmesinden dolayı küçük abdesti kan gibi gelirmiş.

 

Yine Ebu Hureyre (ra)dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiş: Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Bir adam yatağında sırt üstü yatmış iken başını kaldırıp yıldızlara ve göğe bakmış ve demiş ki; şahitlik ederim ki senin bir rabbin ve yaratıcın vardır. Allah'ım bana mağfiret buyur. Yüce Allah da ona nazar etti ve mağfiret buyurdu. ''

 

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.): "Tefekkür gibi bir ibadet yoktur" diye buyurmuştur. Yine şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Bir anlık tefekkür bir yıllık ibadetten hayırlıdır. ''

 

İbnü'l-Kasım da Malik'den şöyle dediğini rivayet etmektedir. Um ed-Derda'ya şöyle denilmiş. Ebu'd-Derda'nın en çok görünen hali ne idi? Um ed-Derda şöyle demiş: O en çok tefekkür edendi. Ona (İmam. Malik'e) şöyle sorulmuş: Senin görüşüne göre tefekkür salih amellerden bir amel midir? O:

 

Evet çünkü o yakınin kendisidir, diye cevap vermiş.

 

İbnü'l-Müseyyeb'e öğle ile ikindi arasında namaz kılmak hakkında soru sorulmuş o: Bu bir ibadet değildir, demiş. İbadet Yüce Allah'ın haram kıldığı şeylerden kaçınmak ve Allah'ın emri üzerinde tefekkür etmektir. el-Hasen der ki: Bir anlık tefekkür bir gece boyunca namaz kılmaktan hayırlıdır. el-Hasen ayrıca şöyle der: Düşünmek mü'minin aynasıdır, o bu aynaya bakarak iyilik ve kötülüklerini görür.

 

üzerinde tefekkür edilecek hususlardan bir tanesi de haşr, neşr, cennet, cennetin nimetleri, cehennem ve azabı gibi ahiretin korkutucu halleridir.

 

Rivayet edildiğine göre Ebu Süleyman ed-Darani (ra) gece namazı kılmak üzere abdest almak için bir su kabı aldı. Yanında da bir misafir vardı. Bu misafir onun, kabı kulbundan tutmak üzere parmağını soktuğunu görmüş ve tan yeri ağarıncaya kadar bu halde tefekkür edip durmuş. Misafiri ona: Bu ne oluyor, ey Ebu Süleyman? deyince o şöyle demiş: Elimi bu kab ın kulbuna sokunca Yüce Allah'ın şu buyruğu üzerinde düşündüm: ''O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunur ... sürüklenecekler. "(el-Mümin, 71) İşte ben Kıyamet gününde boynuma tasma atılacağında ne yapabileceğimi ve durumumu düşündüm. Sabah oluncaya kadar da bu halim devam etti.

 

İbn Atiyye der ki: İşte bu, korkunun en ileri derecesidir. Fakat işlerin en hayırlısı orta yollu olanlarıdır. Tutumları senet olan ümmetin ilim adamları bu yolu tutmamışlardır. Anlayıp faydalanması umulan kimseler için Yüce Allah'ın Kitap ilmini ve Rasülulah (s.a.v.)ın sünnetinin manalarını okumak böyle bir işten daha faziletlidir.

 

İbnu'l-Arabi der ki: İnsanlar şu iki amelden hangisinin daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Tefekkür mü yoksa namaz mı? Sufiler tefekkürün daha faziletli olduğu görüşündedirler. Çünkü tefekkür marifeti doğurur. Bu ise şer'i makamların en faziletlisidir. Fukaha'nın görüşüne göre ise namaz daha faziletlidir. Çünkü hadis-i şerifte namaz teşvik edilmiş, namaza çağırılmış (ezan) ve namaz özellikle (mükafat vaadiyle) teşvik edilmiştir.

 

Buhari ve Müslim'de İbn Abbas'dan teyzesi Meymune'nin yanında geceyi geçirdiğine dair bir rivayet vardır ki; bunda şu ifadeler de yer almaktadır:

 

Rasülullah (s.a.v.) kalktı, yüzünden uykunun etkilerini sildi. Daha sonra Bakara Süresi'nin son on ayetini okudu. Duvarda asılı bir kırbaya doğru gidip onu aldı. Oradan az su kullanarak bir abdest aldı. Daha sonra da onüç rekat namaz kıldı. ..

 

Şimdi, Allah'ın rahmeti üzerinize olsun, siz Hz. Peygamber'in önce yaratıklar üzerinde tefekkürü sonra da namaza yönelişini bir arada yaptığına bir bakınız. İşte kendisine güvenilecek sünnet uygulama budur. Sufiler şeyhin bir gün, bir gece yahutta bir ay aralıksız olarak düşünmesine gelince; bu insanlara yakışmayan ve doğruluktan uzak bir yoldur ve böyle bir uygulamanın sünnete uygunluğu sözkonusu değildir.

 

İbn Atiyye der ki: Babam da bana doğudaki ilim adamlarından birisinden şöyle dediğini nakletmektedir: Mısır'da el-Akdam mescidinde geceyi geçiriyordum. Yatsı namazını kıldım, bir adamın sabah namazına kadar üzeri örtülü olduğu halde yattığını gördüm. Biz ise o gece namaz kıldık. Sabah namazı için kamet getirilince sözünü ettiğim o adam kalktı, kıbleye yönelip cemaatle birlikte namaz kıldı. Ben onun abdestsiz bir şekilde namaz kılma cüretini çok büyük bir iş olarak değerlendirdim. Namazı bitirdikten sonra çıkıp gitti. Ben de ona öğüt vermek kastıyla arkasından gittim. Fakat ona yaklaştığım sırada şöyle bir şiir okumakta olduğunu gördüm:

 

"Bedenim örtülü gaip ve hazırım Kalbi uyanık sessiz ve zakirim Gayblarda gizlenmiş (kabzolmuş) ve bast olmuşum. İşte hem arif hem zakir olan böyle olur. Gecesini düşünce ile geçirir de Gece boyunca o hem uyuyandır, hem de uykusuz kalan."

 

Anladım ki bu kişi düşünerek ibadet eden kimselerden birisidir, o bakımdan onunla konuşmaksızın bırakıp gittim.

 

9- Yüce Allah Boşuna Bir Şey Yaratmamıştır:

 

"Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın" yani onlar şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunları eğlence olsun, abes yere yaratmadın, aksine Sen bunları kudret ve hikmetine delil olmak üzere yarattın.

 

Batıl (mealde: Boş) zail olan ve giden demektir. Lebid'in şu mısraı da bu manadadır:

"Haberiniz olsun ki Allah'tan başka her şey batıldır." Yani zeval bulucudur yok olucudur.

"Boşuna", batıl kelimesinin mansub olması, hazf edilmiş bir mastarın sıfatı olduğundan dolayıdır. Yani sen bunu boş bir yaratma olsun diye yaratmadın, demektir. Cerrine sebeb olan edatın kaldırılması dolayısıyla mansub olduğu da söylenmiştir. Yani; (...): Batıl olsun diye bunları yaratmadın, demektir. İkinci mefhum olarak nasb edildiği de söylenmiştir. O taktirde yarattı (halaka); (...); kıldı, var etti, anlamında olur.

 

"Münezzehsin" ifadesi ile ilgili olarak, en-Nahhas Musa b. Talha'dan senedini kaydederek şöyle demiştir: Resulullah (s.a.v.)a "Subhanallah"ın ne demek olduğuna dair soru sorulmuş, o da şöyle buyurmuş: "Allah'ın kötü şeylerden uzak bilinmesi, tenzih edilmesi demektir." Bu hususa dair açıklamalar yeteri kadar Bakara Suresi'nde (30. ayet 17. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

 

"Bizi o ateş azabından koru" yani bizi o ateş azabından himayene al. Buna dair açıklamalar da önceden (Bakara, 201. ayet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

 

10- Ateşe Atılanlar:

 

Yüce Allah'ın: "Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan şüphesiz onu hakir kıldın demektir" buyruğu zelil kıldın, küçük düşürdün demektir, anlamındadır. el-Mufaddal ise onu helak ettin, anlamına gelir demiş, ve şu beyiti buna örnek göstermiştir: "Helak etsin (ahza) o ilah ki, haça tapanları Ve rahiplerin şapkalarını giyenleri."

 

Bu kelimenin, rezil etmek ve uzaklaştırmak anlamına geldiği de söylenmiştir. "Ahzahullah" denilir ki; Allah onu uzaklaştırsın ve ona gazab etsin manasına gelir. Bu kelimenin ismi "hizy" gelir. İbn es-Sikkit der ki: Bir bela ve musibete düçar olmak anlamına da kullanılır.

 

Vaid sahipleri (Mutezile) bu ayet-i kerimeye dayanarak şöyle derler: Cehenneme girdirilen bir kimsenin mü'min olmaması gerekir, çünkü Yüce Allah: "Şüphesiz onu hakir kıldın, demektir" diye buyurmaktadır. Başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır: ''O gün Allah Peygamberi ve onunla birlikte olan iman edenleri hakir kılmayacaktır. "(et-Tahrim, 8) Ancak onların bu iddiaları red olunur; çünkü büyük günah işleyen kimsenin daha önce geçtiği gibi ve ileride de geleceği üzere, iman adı zail olmamaktadır. Yüce Allah'ın: "Sen kimi ateşe sokarsan" buyruğundan kasıt, cehennemde ebedi bırakırsan, demektir, ki bunu Enes bin Malik söylemiştir. Katade de der ki: Tudhil (sokarsan) kelimesi, tuhlıd (ebedi bırakırsın) kelimesinin maklubudur. (Yani harfleri yer değiştirilerek oluşmuş bir kelimedir.) Bununla birlikte biz Haruralıların (Haricilerin) dedikleri gibi demeyiz.

 

Said b. el-Müseyyeb de der ki: Bu ayet-i kerime ateşten çıkartılmayacak bir topluluk hakkında özeldir. Bundan dolayı Yüce Allah: "Zalimlerin" yani kafirlerin "hiç yardımcıları yoktur" diye buyurmaktadır.

 

Mana bilginleri de derler ki: Hızy (hakirlik, horluk)un haya anlamına gelme ihtimali de vardır. Utanan bir kimsenin durumunu ifade etmek üzere bu kökten gelen kelimeler kullanılır. Şair Zu'r-Rimme der ki: "Bir utanma kapladı; onu Habl tarafından geldiği vakit; gazab ile karışmış."

 

Buna göre o günde mü'minlerin "hızy"inden kasıt, cehenneme girecekleri için oradan çıkıncaya kadar diğer din sahiplerinden utanmaları demektir. Bunun kafirler için ifade ettiği anlam ise, ölüm sözkonusu olmaksızın orada helak olmalarıdır. Müminlerin ise cehennemde kalmalarının bir nihayeti vardır. Böylelikle onlardan ayrılmış oluyorlar. Nitekim Müslim'in Sahih'inde rivayet ettiği Ebu Said el-Hudrı yoluyla gelen sahih sünnette de böylece sabit olmuştur. ki; bu hadis-i şerif daha önceleri geçtiği gibi, ileride de gelecektir.

 

11- Çağırıcının çağrısını Kabul Etmek:

 

Yüce Allah'ın: "Rabbimiz! Doğrusu biz: Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi işittik" buyruğunda davetçiden kasıt Muhammed (s.a.v.)dır. Bunu İbn Mes'ud, İbn Abbas ve müfessirlerin çoğu söylemiştir.

 

Katade ile Muhammed bin Ka'b el-Kurazı ise; o Kur'an-ı Kerim'dir, derler. Çünkü onların hepsi Resulullah (s.a.v.)ı işitmiş değildir. Yüce Allah'ın cinlerden iman edenlere dair vermiş olduğu haber onların bu görüşlerinin de delilidir. Çünkü cinler: "Gerçekten biz hayrete düşüren bir Kuran dinledik ki o rüşde (hakka ve doğruya) götürüyor" (Cin, 1-2) demişlerdi.

 

Birinci görüşün sahipleri şöyle cevap vermektedirler: Kur'an-ı Kerim'i işiten kimse Peygamber (s.a.v.)ın kendisiyle karşılaşmış gibidir. Bu da mana itibari ile doğrudur.

 

"İman edin diye" buyruğundaki (...): Diye" kelimesi cer harfinin hazf edilmesi esası üzere nasb mahallindedir. Yani; (...): İman edin diye, anlamındadır.

 

Bu ifadede taktim ve tehir vardır. Yani bizler bir münadi işittik ki, o imana çağırıyordu, demektir. Bu da Ebu Ubeyde'den nakledilmiştir.

 

"İmana" buyruğundaki "lam"ın (...) anlamına olduğu da söylenmiştir ki, imana çağıran ... demektir. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Sonra kendilerine yasak kılınan şeylere dönen ... " (el-Mücadele, 8); "Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir"(ez-Zilzal, 5); "Bizi bu yola hidayet eden Allah'a hamd olsun "(el-A'raf, 43) Buradaki bütün "lam" harfleri "ila" anlamındadır. Bunun benzerleri pek çoktur. Bir görüşe göre buradaki "lam"ın ecl (için, dolayı) anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani: Bizi iman için çağıran, anlamında olur.

 

12- Allah'tan Mağfiret Dileyin:

 

Yüce Allah'ın: "Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört" buyruğu yapılan duayı tekid ve duada mübalağadır. Her iki ifadenin de anlamı aynıdır. Çünkü mağfiret de keffaret de (günahları) örtmek bağışlamak anlamındadır.

 

"Canımızı da iyilerle birlikte al." Yani peygamberlerle birlikte olan iyi kimseler olarak al; yani bizi iyi kimseler arasında bulundur.

 

Ebrar kelimesinin tekili "berr" ve "barr" dır. Asıl anlamı genişlikten gelmektedir. Birr, adeta Yüce Allah'a itaatta bir genişlik ve Allah'ın rahmetinin de onu kuşatan bir genişlik gibidir.

 

13- Peygamberlerle Vaadedilenler:

 

Yüce Allah'ın: "Rabbimiz! Bize peygamberlerinle" yani peygamberlerin aracılığı ile; onların ifadeleri vasıtası ile "vaadettiklerini ver." Bu buyruk da: "O kasabaya sor" (Yusuf, 82) buyruğunu andırmaktadır.

 

el-Ameş ve ez-Zühri; (...); Peygamberlerin" kelimesini "sin" harfini sakin olarak; (...) diye okumuşlardır.

 

Burada peygamberler ve vaad olunan şeyden kasıt, peygamberlerin ve meleklerin mü'minlere mağfiret dilemesi şeklinde sözü edilen hususlardır. Melekler de yeryüzünde bulunanlar için mağfiret dilerler. Ayrıca Hz. Nuh'un, Hz. İbrahim'in mü'minlere yaptıkları zikr edilen duaları ile Peygamber (s.a.v.)ın ümmetine mağfiret dilemesi bu vaad olunan şeyler arasındadır.

 

"Ve Kıyamet günü rezil etme bizi!" Bizi azaplandırma, helak etme, rüsvayetme, küçük düşürme, rahmetinden uzaklaştırma, Kıyamet gününde bize gazab etme!

 

"Şüphesiz Sen sözünden asla dönmezsin." "Rabbimiz bize peygamberlerinle bize vaad ettiklerini ver" ifadesini onun sözünden asla dönmeyeceğini bilmelerine rağmen kullanmaları nasıl açıklanabilir? diye sorulursa bu soruya üç türlü cevap verilebilir:

 

a. Şanı Yüce Allah iman edenlere cennet vaadinde bulunmuştur. Onlar da rezil edilmeden ve cezalandırılmaksızın kendilerine bu vaadin yapıldığı kimselerden olmayı istediler.

 

b. Onlar bu duayı Allah Teala'ya ibadet ve itaatle boyun eğmek niyeti ile yapmışlardır. Dua da ibadetin beynidir. Bu da Yüce Allah'ın: "De ki: Rabbim, hak ile hükmet" (el-Enbiya, 112) buyruğunu andırmaktadır. O haktan başkası ile hükmetmemekle birlikte, böyle demesi emrolunmuştur.

 

c. Onlar bu duaları ile düşmanlarına karşı kendilerine vaad olunan zaferin acilen verilmesini istediler. Çünkü bu dua, Peygamber (s.a.v.)ın ashabı tarafından yapıldığı nakledilen bir duadır. Onlar bu taleplerini dinin güçlenmesi ve aziz kılınması için yapmışlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

 

Enes bin Malik'in rivayetine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah, her kime belli bir amel karşılığında bir sevap vereceği vaadinde bulunmuşsa, mutlaka o kendi katından bir rahmet olmak üzere ona verdiği bu sözünü yerine getirecektir, her kime de belli bir amele karşılık olarak bir ceza vaadinde bulunmuşsa bu hususda Yüce Allah muhayyerdir. (Yani dilerse o cezayı verir, dilemezse vermez). "

 

Araplar da sözde durmamayı yerer ve buna karşılık yapılan tehdidi ise yerine getirmemekten övgüyle söz ederler. O kadar ki şair (Amir bin et-Tufayl) şöyle demiştir: "Yaşadığım sürece korkmasın amcamın oğlu benim satvetimden; Ve ben tehdit edenden korkarak asla saklanmam.

 

Ben onu her ne zaman tehdit ettim veya ona vaadde bulundu isem; Tehdidimi gerçekleştirmem, fakat verdiğim sözü yerine getiririm."

 

14- Allah'ın Duaları Kabulü:

 

"Nihayet Rableri dualarına şöyle karşılık verdi: ... " Yani onların dualarına şöylece cevap verdi.

 

el-Hasen der ki: Onlar Rableri dualarına karşılık verinceye kadar Rabbimiz! Rabbimiz! deyip durdular.

 

Cafer es-Sadık der ki: Her kim bir işten dolayı sıkıntıya düşecek olursa beş defa Rabbena (Rabbimiz)! diyecek olursa, Allah onu korktuğundan kurtarır ve dilediğini ona verir. Bu nasıl olur? diye sorulunca şu cevabı verir: Eğer arzu ederseniz: "Onlar ki ayakta, oturarak ve yanları üstünde yatarken ... şüphesiz Sen sözünden asla dönmezsin" buyruklarını okuyoruz; diye cevap verdi.

 

15- Allah Amel Edenin Ecrini Boşa Çıkarmaz:

 

Yüce Allah'ın: "Şüphesiz ki Ben ... " buyruğunu İsa b. Amr hemze'yi esreli olarak okumuştur. Yani: "Karşılık verdi ve buyurdu ki: Şüphesiz ki Ben" anlamında olur.

 

Hakim Ebu Abdullah Sahihınde Um Seleme'den şöyle dediğini nakletmektedir: Ey Allah'ın Resulü! Ben Allah'ın hicret hususunda kadınlardan herhangi bir şekilde söz ettiğini duymadım, deyince Yüce Allah: "Nihayet Rableri dualarına şöyle karşılık verdi: Gerek erkek olsun, gerek dişi olsun her bir çalışanın hiçbir işini boşa çıkarmam ... " ayetini indirdi. Bu hadisi Tirmizı de rivayet etmiştir.

 

Burada (...) ın gelmesi, öncesinden nehy harfi olduğundan dolayı tekid içindir. Kufeliler ise şöyle demişlerdir: Bu tefsir (açıklama) içindir. Hazf edilmesi de caiz değildir. Çünkü bu edat kendisi olmaksızın ifadenin düzgün olamayacağı bir anlam dolayısıyla gelmiştir. Ancak inkarı tekidi için geldiği taktirde hazfi söz konusu olur.

 

"Birbirinizdensiniz" buyruğu mübteda ve haberdir. Sizin dininiz birdir demektir. Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Sevap, hükümler, yardımcı olmak ve buna benzer hususlarda birbirinizdensiniz.

 

ed-Dahhak ise der ki: İtaat bakımından erkekleriniz kadınlarınız gibi, kadınlarınız da erkekleriniz gibidir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu andırmaktadır: ''Mümin erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileridirler. "(et-Tevbe, 71) Filan kişi benimle aynı kanaattedir ve benim gibi bir ahlaka sahiptir, anlamında da: "Filan kişi bendendir" denilir.

 

16- Hicret ve Cihad Edenlerin Mükafatı:

 

"Hicret edenlerin" buyruğu mübteda ve haberdir. Onlar yurtlarını terkedip Medine'ye gitmişlerdir, demektir.

 

Aziz ve celil olan Allah'a itaat uğrunda "yurtlarından çıkarılanların, Benim yolumda" Benim düşmanlarıma karşı "savaşanların ve" Benim yolumda "öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim."

 

İbn Kesir ve İbn Amir: "Öldürülenlerin" buyruğunu çokluk anlamını ifade etmek üzere: (...) şeklinde okumuşlardır. el-A'meş ise (-kelimelerin yerlerini değiştirerek: "Öldürülenlerin ve savaşanların," diye okumuştur. Çünkü aradaki "vav: ve" ikincisinin birincisinden sonra olduğuna delalet etmemektedir.

 

Bu ifadede -geçmişe delalet eden-: (...) ın mahzuf olduğu da söylenmiştir. (...): Savaşıp da öldürülenlerin ... , demek olur. Şairin şu mısraı da bu kabildendir: "Çocukluğa özendi fakat yaşlılık üstüne çıkmış bulunuyor."

 

Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yani onlardan geri kalanlar da savaşmıştır. Araplar da: Biz Temimoğullarını öldürdük, derken onların ancak bir kısmının öldürülmüş olacağı açıktır. İbn Kays da şöyle demiştir: "Şayet siz bizi öldürürseniz biz de sizi daha çok öldürürüz."

 

Ömer bin Abdülaziz de "elif"siz olarak; (...): Öldürüp öldürenlerin ... diye okumuştur.

"Günahlarını elbette örteceğim." Ahirette onların bu günahlarının üstünü kapatacağım, günahları dolayısı ile azarlamayacağım ve onları cezalandırmayacağım.

 

"Allah katından mükafat olmak üzere" buyruğundaki: (...): Mükafat" kelimesi Basralılara göre tekid edici bir mastar (mefulu mutlak)dır. Çünkü: "Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım." buyruğu, Ben onları mutlak olarak bir mükafatla mükafatlandıracağım, demektir. el-Kisai ise bunun kat' olmak üzere nasb olduğunu, el-Ferra ise tefsir edici (temyız) olmak üzere nasb edildiğini söylemektedir.

"Mükafatın en güzeli Allah katındadır." Güzel mükafat O'nun nezdindedir. Bu ise amel edenlere amelleri dolayısıyla verilecek olana dairdir.

 

Sevab: Mükafat kelimesi, (...): Döndü, döner'den gelmektedir.

 

17- Kafirlerin Diyar Diyar Dolaşmaları Seni Aldatmasın:

 

Yüce Allah'ın: "Küfre sapanların diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın" buyruğunun Peygamber (s.a.v.)a hitab olmakla birlikte, maksadın ümmet olduğu söylendiği gibi; herkese yönelik bir hitap olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki; müslümanlar şöyle demişlerdi: Şu kafirleri kar getiren ticaretleri, pek çok servetleri de vardır. Diyar diyar da dolaşıp durmaktadırlar. Bizse açlıktan ölüyoruz. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Yani yolculuklarında gidip gelirken esenlik içerisinde olmaları sakın sizleri aldatmasın.

"Az bir geçim" yani onların bu dolaşıp durmaları az bir geçimdir. Yakub; "Sakın seni aldatmasın" buyruğunu, "nun" harfi şeddesiz ve sakin olarak; (...) diye okumuş ve bunu delillendirmek üzere şu beyiti tanık göstermiştir: "Sakin bir akşam seni aldatmasın. Çünkü seher vakti bazan ölüm musibetini getirebilir."

 

Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu ayet-i kerimenin bir benzeridir: "Onların ülkelerde dolaşıp durmaları sakın seni aldatmasın "(el-Mümin, 4)

 

Geçim (el-meta); acilen kendisi ile yararlanılan şeydir. Bunu az olmakla nitelendirmesinin sebebi ise, bu meta'nın fani oluşudur. Fani olan bir şey ise çok olsa dahi az demektir.

Tirmizı'nin Sahih'inde el Müstevrid b. Şeddad'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Ben Peygamber (s.a.v.)ı şöyle buyururken dinledim: "Ahirete nisbetle dünya ancak sizden herhangi bir kimsenin parmağını denize daldırması gibidir. Artık o (elini daldırıp çıkardıktan sonra sudan) neyi döndürdüğüne bir baksın."

 

"O, ne kötü yataktır!" Yani küfürleri sebebi ile kendileri için ne kötü bir yatak hazırlamışlardır. Allah'ın cehennemde onlar için hazırladığı yer ne kötü bir yataktır! demektir.

 

18- Nimetin Mahiyeti:

 

Bu ayet-i kerime ve: "Kafir olanlar kendilerine mühlet verişimizi sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar'' (Al-i İmran, 178); "Ben onlara mühlet veririm) muhakkak ki Benim yakalamam şiddetlidir'' (A'raf, 183); ''Acaba onlara mal ve evlat vermekle onlara hayırlarını acelece verdiğimizi mi sanıyorlar.?''(el-Muminun, 55); "Biz bilmedikleri cihetten onları derece derece helake yaklaştıracağız'' (el-A'raf, 182) buyruklarda ve benzerlerinde kafirlere dünyada nimet verilmediğine delildir. Çünkü nimetin gerçek mahiyeti acilen olsun, uzak vadede olsun, zarar şaibelerinden arınmış olmaktır. Kafirlerin nimetlerinde ise acı ve cezalandırılma şaibeleri vardır. O bakımdan bu nimetler, bir kimsenin başkasına içinde zehir bulunan bir tatlı sunmasına benzer. Her ne kadar bu tatlıyı yiyen kişi lezzet alsa bile; ona nimet verildi, denilemez. Çünkü bu tatlıyı yemekle o ölecektir.

 

İlim adamlarından bir topluluk bu görüşü benimsemiştir. Bu, aynı zamanda eş-Şeyh Ebu'l-Hasen el-Eş'ari'nin de görüşüdür. Aralarında sünnetin kılıcı, ümmetin savunucu dili Kadı Ebu Bekr'in de bulunduğu bir topluluğun görüşüne göre ise, Allah onlara yalnızca dünya hayatında nimet vermiş olduğunu ileri sürmüş ve şöyle demişlerdir: ("Nun" harfinin üstün okunuşu ile) na'met'in aslı rahat ve yumuşak geçim demektir.

 

Yüce Allah'ın: "Ve içinde alışageldikleri nice nimetlerden ... "(ed-Duhan, 27).

 

Nitekim iyice öğütülüp alabildiğine ufaltılan un hakkında da: "İnce un" denilir. Sahih olan da budur. Buna delil, Yüce Allah'ın kafirlere ve bütün mükelleflere kendisine şükretmelerini vacip kılmış olmasıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın nimetlerini hatırlayınız" (el-A'raf, 74); ''Ve Allah'a şükrediniz. "(el-Bakara, 172) Şükür ise ancak bir nimete karşılık yapılır. Nitekim Yüce Allah kafir olan Karun'a da şöyle denildiğini bildirmektedir: "Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa sen de öylece ihsanda bulun "(el-Kasas, 77) Bu ise Karun'a bir hitaptır. Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: ''Allah korkudan yana emniyet ve huzur içerisinde bulunan bir ülkeyi (halkını size) örnek gösterdi ... " (en-Nahl, 112)

 

Burada Yüce Allah kendilerine dünyevi nimetler ihsan etmiş olduğuna ve onların da bu nimetleri inkar ettiklerine dikkat çekmektedir. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: "Onlar Allah'ın nimetini itiraf ettikten sonra da Onu inkar ederler" (en-Nahl, 83). Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın" (Fatır, 3)

 

İşte bu buyruklar, kafir olanlar hakkında da olmayanlar hakkında da umumidir. İçine zehir katılmış bir yiyeceği başkasına sunan kimseye gelince; bu kişi de aslında bu uygulaması ile karşısındaki şahsa halihazırda merhametli ve yumuşak davranmış olur. Çünkü ona katıksız zehir içirmek yoluna gitmeyip aksine o zehiri tatlıya karıştırmıştır. O bakımdan böyle bir kimse hakkında da: Ona nimette bulundu, demek uzak bir ihtimal değildir.

Bu, bu şekilde sabit kabul edildiğine göre; nimetler iki türlüdür: Faydalanma nimetleri ve önleme nimetleri. Faydalanma nimetleri kendilerine ulaşan, elde ettikleri çeşitli lezzetler ve zevklerdir. Önleme nimetleri ise onlara ulaşmaları engellenen çeşitli afet ve musibetlerdir. Buna göre Yüce Allah -farklı bir görüş söz konusu olmaksızın- kafirlere önleme nimetleri ile nimetlerde bulunmuştur. Bu da onlardan uzak tutulan çeşitli acı ve hastalıklardır. Buna göre ilim adamları arasında kafirlere dini mahiyette nimet ihsan edilmediği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Allah'a hamd olsun.

 

19- En Büyük Nimete Mazhar Olanlar Takva Sahipleridir:

 

Yüce Allah'ın: "Fakat Rablerinden korkanlar için ... " buyruğu nefy anlamını ihtiva eden buyruklardan sonraki bir istidraktir. Çünkü bundan önceki buyruğun anlamı şu ki: Onların ülkelerde gezip dolaşmalarından faydaları yoktur. Fakat takva sahipleri için büyük çapta yararlanma ve ebedilik sözkonusudur. Buna göre; "Fakat" buyruğu mübteda olmak suretiyle ref' mahallindedir. Yezid bin Ka'ka ise; "nun"u şeddeli olarak okumuştur.

 

20- Takva Sahiplerine Yapılacak ikramlar:

 

"Allah'tan bir ikram olmak üzere" buyruğundaki -ikram anlamı verilen-: (...) buyruğu, Basralılara göre "Mükafat" (195. ayet) kelimesi gibidir. (Yani tekid için gelen bir mastardır), Kisai'ye göre bu mastardır. el-Ferra ise bu müfessirdir (temyizdir), der.

 

el-Hasen ve en-Nahai bu kelimeyi iki tane ötrenin yan yana gelmesini ağır bulduklarından dolayı, sakin olarak; (...) şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise bunu ağır (ze harfi de ötreli olmak üzere) okumuşlardır.

 

Bu kelime yolculuktan gelip misafir olarak konaklayana hazırlanan şeyleri ifade eder. Şair der ki: "Bir kavmin nezih (misafiri), aralarında hakları en büyük olandır. Allah'ın hakkı da misafirin hakkı içindedir."

 

Nezil kelimesinin çoğulu ise "enzal" gelir. Nezil bir pay, bir araya gelmiş, toplanmış demektir. Nüzul (en-nüzul) aynı şekilde; gelir ve mahsul anlamına da gelir. O bakımdan "nezl ve nüzulu çok (geliri fazla) yiyecek" tabiri kullanılır.

 

21- Cennetliklere Verilecek ikram:

 

Derim ki: Burada sözü geçen ikramın -doğrusunu en iyi bilen Allah'dır ya Müslim'in Sahih'inde sözü edilen ikram olma ihtimali vardır. Orada Resulullah (s.a.v.)'ın azadlısı Sevban tarafından nakledilen Peygamber (s.a.v.)'e bir yahudi aliminin sorular sorduğu olayı anlatırken şöyle denilmektedir:

 

Yahudi alimi sordu: Yerin başka bir yer semaların da başka sema olup değiştirileceği gün insanlar nerede olacaktır" dedi. Resulullah (s.a.v.): "Onlar köprünün beri tarafında karanlık içerisinde olacaklardır. Peki insanlar arasında ilk köprüyü geçecekler kimlerdir? diye sorunca Hz. Peygamber: "Muhacirlerin fakirleridir" diye buyurdu. Yahudi: Peki cennete girecekleri vakit onlara verilecek olan ikram ne olacaktır?" dedi. Hz. Peygamber: "Balığın (nun) ciğerindeki parmağı andıran fazlalıktır" dedi. Yahudi: Bunun akabinde onlara verilecek olan yiyecek nedir?" dedi. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: Dört bir yanından yiyip durmuş bulunan cennetteki öküz onlar için boğazlanacaktır." Yahudi: Peki bundan sonra ne içeceklerdir, diye sordu. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: "Orada Selsebil diye adlandırılan bir pınardan içeceklerdir." Daha sonra Sevban, hadisin geri kalan kısmını nakletti.

 

İşte buradaki açıklamalar ikrama dair açıklamalarımıza da uygun düşmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

 

el-Herevı der ki: "Allah'tan bir ikram olmak üzere" buyruğunun anlamı, bir sevap olmak üzere demektir, rızık olmak üzere diye de açıklanmıştır.

 

"Allah katında olanlar, mü'minler için daha hayırlıdır." Kafirlerin dünyada içinde bulundukları nimetlerden daha hayırlıdır, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

 

22- Kitap Ehlinden Allah'a iman Edenler:

 

Yüce Allah'ın: "Şüphesiz kitap ehlinden öyleleri vardır ki Allah'a ... iman ederler." Cabir bin Abdullah, Enes, İbn Abbas, Katade ve el-Hasen der ki: Bu ayet-i kerime Necaşı hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki Necaşı vefat ettiğinde Hz. Cebrail bunu Resulullah (s.a.v.)a bildirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) da ashabına: "Haydi kalkınız! Kardeşiniz Necaşı'nin namazını kılınız!" buyurdu. Birbirlerine şöyle dediler: Bizlere Habeş gavurlarından bir gavurun namazını kılmayı emr mi ediyor? Bunun üzerine Yüce Allah: "Şüphesiz kitap ehlinden öyleleri vardır ki Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilmiş olana ... iman ederler" buyruğunu indirdi.

 

ed-Dahhak der ki: "Size indirilene" Kur'an-ı Kerim'e "ve kendilerine indirilmiş olana" yani Tevrat ve İncil'e" ... iman ederler."

 

Kur'an-ı Kerimde işte (böyleleri hakkında) şöyle buyurulmaktadır: "işte bunlara ecirleri iki defa verilir. "(el-Kasas, 54)

 

Müslim'in Sahih'indeki bir hadiste de Hz. Peygamber: "üç kişi vardır ki onlara ecirleri iki defa verilir" diye buyurduktan sonra şunu zikreder: Kitap ehlinden bir kimse; Peygamberine iman ettikten sonra Peygamber (s.a.v.)a yetişir, ona iman eder, ona tabi olur ve tastik ederse; "onun için de iki ecir vardır." Daha sonra Müslim, hadisin geri kalan kısmını zikreder.

 

Bakara Süresi'nde de (115. ayet, 3. başlıkta) Necaşı'nin namazının kıldırılması ve ilim adamlarının hazır bulunmayan ölünün namazının kılınması ile ilgili görüş ayrılıklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Tekrar etmenin anlamı yoktur.

 

Mücahid, İbn Cüreyc ve İbn Zeyd de der ki: Bu ayet-i kerime kitap ehlinden olup iman eden kimseler hakkında inmiştir. Bu görüş ise umumı bir görüştür, Necaşı de onlardan bir kimsedir. Necaşı'nin asıl adı Ashame'dir. Arapça karşılığı Atiyye (bağış) demektir.

 

"Huşu' duyarak"; zilletlerinin farkına vararak demektir. Bu kelime "iman ederler" deki zamirden hal olmak üzere nasb edilmiştir. Bunun "kendilerine" yahutta "size" buyruklarındaki zamirden hal olduğu da söylenmiştir. Ayet-i kerimedeki diğer buyruklar da açıktır. Bu ifadelere benzer açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır.

 

23- iman Edenlere Sabır, Sebat ve Ribat Emri:

 

Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler, sabredin ... " buyruğuna gelince; Yüce Allah, bu süreyi son on ayetin sonuncusu olan bu ayet-i kerime ile sona erdirmektedir ki, bu on ayet-i kerimede dünya hayatında düşmanlara karşı muzaffer olmanın, ahiret nimetlerini elde ederek kurtulmanın yolunu ihtiva eden tavsiyeleri kapsamaktadır. Bu ayet-i kerime ile Yüce Allah, itaatler üzere ve şehvetlere karşı sabrı teşvik etmektedir. Sabr ise alıkoymak, engellemek demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Süresi'nde (155. ayette) geçmiş bulunmaktadır.

 

Musabere (sabır ve sebat göstermek) emrine gelince; bunun düşmanlara karşı sebat göstermek anlamında olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı Zeyd bin Eslem yapmıştır. el-Hasen ise, beş vakit namaza sebatla devam etmek diye açıklamıştır.

 

Şöyle de açıklanmıştır: Musabere, sürekli olarak nefsin arzularına muhalefet etmektir. Nefis bir işe davet ederken kişinin o çağırdığı şeye gitmemesi, ondan vazgeçmesi demektir.

 

Ata ve (İbn Ka'b) el Kurazi ise der ki: Size verilen vaadi sabırla bekleyiniz yani ümit kesmeyiniz ve zafer kazanacağınız vakti gözleyiniz. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Sabır ile kurtuluşu beklemek bir ibadettir" Ebu Ömer (İbn Abdi'l-Berr'de) -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu görüşü tercih etmiştir. Birincisi ise cumhurun görüşüdür. Antere'nin şu beyiti de bu kabildendir: "Bizim sabrımız (zafer beklememiz) gibi sebat gösteren bir kabile görmedim; Bizim mücadele edip çarpıştığımız kimse gibileriyle de çarpışmadılar."

 

Antere'nin: "Bizim sabrettiğimiz gibi sebat gösterenler" sözü yani savaş es-

nasında düşmana karşı sebat gösterip herhangi bir korkaklık ve gevşeklik izhar etmeyenler demektir.

 

Mücadele ise karşı karşıya yüz yüze gelip çarpışmak demektir.

 

İşte bundan dolayı tefsir alimleri: "Ribatyapın" buyruğunun anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. ümmetin cumhuru der ki: Yani atlarınızla düşmanlarınıza karşı ribat yapın. Yani düşmanlarınız nasıl ki atları bağlayıp besliyor ise siz de öylece bağlayıp besleyiniz. Yüce Allah'ın: "Bağlanıp beslenen atlar(ribatu'l-hayl)" (el-Enfal, 60) buyruğundaki ribat ta bu anlamdadır.

 

Muvatta'da Malik'in Zeyd b. Eslem'den şöyle dediği nakledilmektedir: Ebu Ubeyde b. el Cerrah, Ömer b. el-Hattab'a mektup yazarak Bizans ordusunun büyük kalabalığından ve onlardan çekindiğinden söz etti. Hz. Ömer ona yazdığı mektubunda şöyle cevap verdi: İmdi, mü'min herhangi bir kula herhangi bir sıkıntı gelip çatacak olursa, mutlaka Allah ondan sonra ona bir kurtuluş yolu açar. Ve hiç şüphesiz tek bir zorluk iki kolaylığı yenemez. Çünkü Yüce Allah Kitab-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler. Sabredin, sebat gösterin, ribat yapın ve Allah'dan korkun ki felah bulasınız."

Ebu Seleme b. Abdurrahman der ki: Bu ayet-i kerime bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı beklemek hakkındadır. Rasülullah (s.a.v.)ın döneminde ise Ribat yapmayı gerektirecek bir gaza sözkonusu değildi. Bu açıklamayı el-Hakim Ebu Abdullah, Sahih'inde nakletmektedir.

 

Ebu Seleme bu hususta Hz. Peygamber'in şu buyruğunu delil göstermektedir: "Ben sizlere Allah'ın kendisi sebebi ile günahları sildiği ve dereceleri kendisi ile yükselttiği şeyi göstereyim mi? Bu, hoş olmayan şeylere rağmen abdesti iyice almak, mescitlere çokça adım atarak gitmek, namazdan sonra diğer namazı beklemek, işte ribat budur" dedi ve (son cümleyi) üç defa tekrarladı. Bunu Malik rivayet etmiştir.

 

İbn Atiyye der ki: Bu konuda doğru olan görüş şudur: Ribat Allah yolunda (cihad)ı iltizam etmektir (sürdürmektir). Bunun aslı atları rabtetmek (bağlamak)dan gelmektedir. Daha sonra İslam serhadlerinden herhangi birisinde kalıp orayı korumak üzere giren herkese "murabıt" adı verildi. İster süvari olsun, ister piyade. Bu kelime "rabt"dan alınmadır. Peygamber (s.a.v.) ın: "İşte ribat budur" diye buyurması bunu Allah yolunda ribata bir benzetmedir. Ribat'ın sözlük anlamı ise birincisidir. Bu da Hz. Peygamber'in: "Güçlü kuvvetli olan kimse başkalarının sırtını yere getiren kimse değildir" hadisi ile: "Yoksul dediğiniz şu kapı kapı dolaşan kimse değildir" hadisini ve benzerlerini andırmaktadır.

 

Derim ki: İbn Atiyye'nin: "Sözlük anlamı ile ribat birinci anlamdakidir" şeklindeki ifadeleri kabul edilemez. Çünkü dilin önder bilginlerinden ve güvenilir alimlerinden birisi olan el-Halil b. Ahmed şöyle demektedir: Ribat; serhadlerden ayrılmamaktır. Aynı şekilde namaza da ısrarla devam etmekdir. O halde şu sonuca ulaşılmaktadır: Namazı beklemek de -Peygamber (s.a.v.)ın buyurduğu gibi- lügat manası ile hakikat anlamında bir ribattır, Bundan daha ileri derecedeki açıklama da eş-Şeybani'nin söylediği sözlerdir. Ona göre asla kesilmeyen devamlı akan suya "maun müterabitun" denilir. Bunu da İbn Faris nakletmiştir. Bu ise Ribat'ın sözlük anlamı itibari ile bizim sözünü ettiğimiz başka şeyleri de kapsamasını gerektirmektedir. Araplara göre murabıt: Bir şey üzerinde çözülmeyecek şekilde yapılan düğümdür. Bu da mana itibari ile sabır gösterilen şeye racidir. Böylelikle kalbinde güzel niyeti tutar, bedenini de itaati işlemek durumunda bırakır. Bunun en büyük ve en önemli işlerinden birisi ise Kur'an-ı Kerım'de Yüce Allah'ın: "Ve bağlanıp beslenen atlar" (el-Enfal, 60) buyruğunda açıkça belirtildiği gibi -ve ileride de geleceği üzere- Allah yolunda atları bağlayıp beslemektir. Peygamber (s.a.v.)ın de ifade buyurduğu gibi namaz kılmak üzere kişinin kendisini bağlaması (namaz vakitlerini gözetlemesi)dir. Bu açıklamayı (ihtiva eden hadis-i şerifi) Ebu Hureyre, Cabir ve Ali rivayet etmiştir. Artık bundan öte bir açıklama aramaya da gerek yoktur.

 

24- Hukukçulara Göre Allah Yolunda Ribat Yapan Kimse:

 

Fukahaya göre Allah yolunda ribat yapan kişi herhangi bir süre kadar ribat yapmak üzere serhatlerden birisine giden kimse demektir. Bunu Muhammed b. el-Mevvaz söylemiş ve rivayet etmiştir. Her zaman için orada yaşayan ve kazançlarını sağlayan, aileleri ile birlikte serhadlerde yaşayanlara gelince; bunlar her ne kadar koruyucu kimseler olsalar dahi murabit değillerdir. Bunu da İbn Atiyye söylemiştir.

 

İbn Huveyzimendad şöyle demektedir: Ribatın iki durumu vardır. Birincisinde serhad güvenilir, koruma altında bulunur; böylesi bir yerde hanım ve çocuklarla birlikte yerleşmek caizdir. Şayet güvenilir bir yer değil ise, eğer savaşabilecek kimselerdense bizzat orada ribat yapması caizdir. Ancak düşman onlara üstünlük sağlayıp esir alıp köleleştirmesin diye böyle bir yere aile ve çocuklarını taşıması caiz olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

 

25- Ribat'ın Fazileti:

 

Ribatın faziletine dair bir çok hadis-i şerif varid olmuştur. Bunlardan birisini Buharı Sehl b. Sa'd es-Saidi'den şöylece rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Allah yolunda bir gün ribat yapmak Allah nezdinde dünyadan ve onun içindeki her şeyden hayırlıdır. ''

 

Müslim'in Sahih'inde de Selman'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.v.)ı şöyle buyururken dinledim: "Bir gün ve bir gece ribat yapmak, bir ay oruç tutmaktan ve o ay boyunca namaz kılmaktan daha hayırlıdır. (Ribat yapan kişi) bu durumda öldüğü taktirde daha önce yapmış olduğu amelinin de sevabı yazıldığı gibi, ona rızkı da verilir ve kendisini haktan uzaklaştıracaklara karşı güvenlik altına alınır.''

 

Ebu Davud da Sünen'inde Fedale b. Ubeyd'den rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Her ölenin ameli mühürlenir, murabıt müstesna. Onun ameli Kıyamet gününe kadar artırılıp durur ve o ayrıca kabrin fitnecisinden yana emniyet altında tutulur. ''

 

Bu iki hadisi şerifte ribatın sevabı ölümden sonra kalıp devam edecek amellerin en faziletlisi olduğuna dair delil vardır. Ölümden sonra sevabı devam edecek amellere dair hadis-i şerif de el-Ala bin Abdurrahman yoluyla bize gelmiştir. el-Ala babasından o da Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "İnsan öldü mü ameli (nin sevabı) ondan kesilir. üç şey müstesna. Cari bir sadaka yahut kendisi ile faydalanılan bir ilim yahut kendisine dua edecek salih bir evlat. ''

 

Bu, yalnızca Müslim'in rivayet ettiği sahih bir hadistir. Sadaka-i cariye, kendisi ile yararlanılacak ilim ve anne babasına dua edecek salih evlata gelince; bunlar da sadakanın sona ermesi, ilmin ortadan kalkması ve çocuğun ölümü ile kesilirler. Ribatın ecri ise Kıyamet gününe kadar kat kat artırılıp durulur. Çünkü (burada) artışın tek manası, ecrin kat kat artırılmasıdır. Bu ise burada sona ermesi ile sona erebilecek sebebe bağlı birşey değildir. Aksine ribat Yüce Allah tarafından lütfuyla Kıyamet gününe kadar devam eden bir fazilettir. Çünkü bütün iyi amellerin yerine getirilebilmesi, dinin sınırlarının korunup İslam şeairinin uygulanması suretiyle düşmandan sakınıp korunmakla mümkün olur. İşte Allah'ın kişiye sevabını akıtırcasına vereceği bu amel, onun daha önce yapageldiği salih amellerdir. Bu hadisi İbn Mace'de sahih bir senet ile Ebu Hureyre'den şöylece rivayet etmektedir: RasüluIlah (s.a.v.) buyurdu ki: "Her kim Allah yolunda ribat yaparken ölürse Allah onun daha önce yaptığı salih amelinin ecri ile rızkını ona verir. Fitnecinin (lerin) fitnesinden yana emniyette tutulur ve Allah, Kıyamet gününde onu korku ve dehşetten yana güvenlik altında olmak üzere diriltir. ''

 

Hadis-i şerifte ikinci bir kayıt daha vardır ki o da ribat halinde iken ölmektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

 

Osman bin Affan'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir. Ben Resulullah (s.a.v.)ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim Allah yolunda bir gece ribat yapacak olursa bu onun için (gündüzünü) oruçlu ve geceleyin de namaz kılarak geçirdiği bin gün gibi olur. ''

 

Ubey bin Ka'b'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Allah için müslümanların zayıf noktalarını arkadan korumak üzere Allah yolunda bir günlük ribatın, Ramazan ayı dışında yüz yıl boyunca oruç tutup namaz kılarak ibadet yapmaktan daha büyük bir ecri vardır.

Yine Müslümanların zayıf noktalarını arkadan korumak üzere ecrini Allah'tan umarak Allah yolunda Ramazan ayında bir gün ribat yapmanın, Allah nezdinde ecir itibari ile- zannederim şöyle demişti- bir senelik -orucu ile namazı ile- ibadetten daha faziletlidir. Eğer Allah onu aile halkına sağ salim geri döndürecek olursa, üzerine bin yılın bir günahı dahi yazılmaz, buna karşılık iyilikleri yazılır ve Kıyamet gününe kadar da ona ribat ecri kesintisiz olarak verilir.''

 

Bu hadis-i şerif Ramazan ayında bir günlük ribat ile ribat yaparken ölmese dahi devamlı olarak sevabının kaydedileceğini göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

Enes bin Malik'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben Resulullah'ı (s.a.v.) şöyle buyururken dinledim: "Allah yolunda bir gece koruyuculuk yapmak, bir adamın ailesi arasında bin yıl oruç tutup namaz kılmasından daha faziletlidir. Bir sene ise üçyüz altmış gündür, bin gün de bir sene gibidir.''

 

Derim ki: Namazdan sonra bir diğer namazı beklemenin de ribat olduğuna dair rivayetler gelmiştir. Bu şekilde namazları bekleyen kimse için de Yüce Allah'ın izni ile bu fazilete ulaşacağı umulur. Hafız Ebu Nuaym rivayetle der ki: Bize Süleyman bin Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Ali bin Abdülaziz anlatarak dedi ki: Bize Haccac bin el-Minhal: Bize Ebu Bekr bin Malik de anlattı, dedi ki: Bize Abdullah bin Ahmed bin Hanbel anlattı, dedi ki: Bana babam anlatarak dedi ki: Bana el-Hasen bin Musa anlatarak dedi ki: Bize Hammad bin Seleme, Sabit el Bunani'den naklen dedi ki: Sabit, Ebu Eyyub el-Ezdi'den o Nevf el-Bikali'den o Abdullah bin Amr'dan naklederek dedi ki:

 

Peygamber (s.a.v.) ile bir seferinde akşam namazı kıldık. Bazı kimseler namazdan sonra ayrılmayıp yerlerinde kaldılar, bazıları da geri döndüler. Resulullah (s.a.v.) insanlar yatsı namazına geri dönmeden önce geldi. Hz. Peygamber insanlar huzuruna gelmiş olduğu ve bir parmağını kaldırmış ve yirmidokuza işaret etmek üzere parmaklarını kapatmış olarak; şehadet parmağı ile de semaya işaret ederek elbiselerini dizkapakları etrafında toplamış olduğu halde şöyle buyuruyordu: "Ey müslümanlar topluluğu! Müjdeler olsun size! İşte Rabbimiz sema kapılarından bir kapıyı açmış sizinle meleklere karşı övünüyor ve diyor ki: Ey meleklerim şu kullarıma bakınız! Bunlar bir farzı eda ettiler, şimdi de ötekini beklemektedirler. ''

 

Bunu ayrıca Hammad bin Seleme, Ali bin Zeyd'den o Mutarrif bin Abdullah'tan rivayet ettiğine göre Nevf ile Abdullah bin Amr bir araya geldiler. Nevf, Tevrat'tan söz etti; Abdullah bin Amr da bu hadisi Peygamber (s.a.v.)dan rivayetle nakletti.

 

"Ve Allah'tan korkun" yani sizlere takvaya bağlı kalmaksızın cihad emri verilmemiştir.

"Ki felah bulasınız" yani felahı ümid edebilesiniz. Buradaki -ihtimal bildiren (...) ın; bulmanız için, anlamına geldiği de söylenmiştir.

 

Felah ise kalmak demektir. Bütün bu hususlara dair açıklamalar daha önce Bakara Suresi'nde yeterince geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun. "el-Camiu li Ahkami'l-Kur'an ve'l Mubeyyinu Lima Tedammane mine's-Sünneti ve ayi'l-Furkan" adlı tefsirin Al-i İmran Suresi tefsiri Allah'ın lütfu ve yardımı ile burada sona ermektedir. Allah'a hamd olsun .

 

AL-İ İMRAN SüRESİ'NİN SONU

 

SONRAKİ SAYFA İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNK’E TIKLAYIN

 

4-NİSA سورة النساء

 

 

 

ANA SAYFA             SURELER    KONULAR